Son Güncellemeler Yorumları Göster/Gizle | Klavye Kısayolları

  • alevi haber merkezi 12:18 - 22 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , alevilik islammıdır   

    Alevilik İslam mıdır, değil midir? 

    İslam dışı olmanın, adeta kötü bir şey olduğu yönünde koşullandırılmış bazı Aleviler, ısrarla “Biz İslamız” deseler de Aleviliğin İslam’ın Sünnilik’ten farklı bir yorumu olduğu görüşü büyük çoğunluk tarafından benimsense de tarihsel sürece ve teolojik boyuta ilişkin yapılacak objektif inceleme ve değerlendirmeler, bu iki kavramın, özde çok farklı olduğu gibi bir sonuç ortaya koyuyor. Ancak, Aleviliğin bağdaştırmacı (senkretik) niteliği nedeniyle İslam’la eklemlenmiş, şu anki yapısı itibariyle bir sentez olduğu da görülüyor.

    Her ne kadar bir sentezin varlığından söz etsek de Alevilik, inanç boyutunda İslam’la farklı, yer yer onunla karşıt nitelikteki unsurlarını, bünyesinde barındırmaya devam ediyor. Din olgusu içinde en temel kavram olan Tanrı’ya bakışta bile Alevilik’le Kuran aynı çizgide buluşmuyor. Kuran’daki yaratan, yargılayan, ödüllendiren, kızan, cezalandıran, bağışlayan bir Allah kavramına karşılık, Alevilik’te Allah, insandan, varlıktan ayrı değildir. (Varlığın birliği, Vahdeti Vücut, Vahdeti Mevcut) Allah’ın evreni yaratması, görünür hale gelmesidir. Her şey O’ndandır, herşey O’nun görüntüsü, kendisidir. Bu yüzdendir ki Alevilik’te “Allah korkusu” kavramı yerine “Allah sevgisi” geçerlidir.
    Alevilik’te kabul edilen, her insanın tekamülünü tamamlayana kadar yer yüzüne başka bedenlerle defalarca geleceği, ancak insanı kamil olduktan sonra bu süreç tamamlanarak Allah’a kavuşacağı şeklindeki “devriye” inancı ile İslam’ın ölümden sonrasına ilişkin ödül-ceza mekanizması (cennet-cehennem) şeklinde sunulan ”ahirete iman” kavramları birbiriyle çelişmektedir.
    Muhammed, Ali, 12 İmamlar, Ehli Beyt gibi motiflerin varlığının yoğun biçimde hissedilmesine karşın, Aleviliğin temel iman esasları ve ibadet biçimlerinin İslam’daki ile hiç uyuşmadığı da somut bir gerçektir. Alevilikteki inanç ve ibadetleri, Kuran’da, İslam’ın tarihsel mirasında bulabilmek mümkün değildir. Ayini cem kurumu, burada alkollü içki kullanımı, kadın-erkek birlikte ibadet, müzik aletleri eşliğinde semah gibi temel olguları, Kuran’da, hadislerde, peygamberin ve 12 imamların hayatında görmek mümkün olmadığı gibi, bunların çoğu İslam’a göre “şirk, küfr, bidat” sayılır. Aleviliğe özgü olan bu kurumlar, tarihte de günümüzde de hiçbir İslam topluluğunda görülmemiştir. Özellikle, cemlerde “dem” adı altında içilen içkinin, Kuran’la, İslam öğretisiyle bağdaştırılması imkansızdır.

    Alevilik’te var olan “hulul” (Tanrı’nın insan bedeninde tecelli etmesi) inancı, Kuran’a göre şirktir.

    İslam’ın temel ibadetlerinden olan Kuran’da yüze yakın ayette geçen namaz (salat) ve buna ilişkin yine ayetlerde yer alan abdest, ezan gibi olgular, Alevilerce (Kuran’da geçtiği şekliyle ya da hiç) kabul edilmez. Kuran’ın Ramazan orucu tutulmasına ilişkin açık ayetine, hac ile ilgili emirlerine Aleviler uymaz.
    Bütün bunların nedenlerini görmek için Aleviliğin tarihinin 6. yüzyılla başlamadığını, bu inancın kadim zamanlardan beri var olduğunu anlamak gerekiyor. Yüzyıllardır içinde yaşadığı İslam’ın bir takım motiflerini alıp adeta bir pelerin gibi üzerine örten, ancak temel inanç ve ibadetleri İslam’a uymayan Aleviliğin, sahip olduğu kurumların, binlerce yıllık “Batıni” inanç yoluyla ise birebir örtüştüğünü görmek, gözlerimizdeki perdeyi aralayacaktır.

    Batıni inanç tarihinde bir gezinti

    1880’li yıllarda eski dinlerin kökenleri hakkında araştırmalar yapan İngiliz araştırmacı James Churchward’a, Batı Tibet’teki bir manastırın baş rahibi Rishi’nin verdiği, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış “Naacal Tabletleri”nde dinin 4 temel ilkesi şöyle sıralanıyordu:

    “1-Tanrı tektir. Herşey ondan var olmuştur ve ona dönecektir.
    2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.
    3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.
    4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir”

    Mu adı verilen 70 bin yıllık bir uygarlığa ait bu tabletlerde anlatılan dinin söz konusu ilkelerinin günümüz Alevi-Bektaşi inancında da aynen var olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Burada Alevi-Bektaşi inancının temeli olan vahdeti vücut, vahdeti mevcudat, devriye kavramlarını çok net biçimde görebiliyoruz.

    Bugün Bektaşilerin simgesi olan 12 köşeli teslim taşı da tabletlerde yer alan Mu İmparatorluk Arması’nın aynısı. Naacal öğretisinde yer alan bir diğer önemli konu da Tanrısal nurdan türemiş olan dört temel gücün evreni kaostan düzene geçirdiği kuramıdır. Tanrının kendi asli nitelikleri, bu dört temel eleman; ateş, yel, su ve topraktır. Aynı inanç Alevilik’te ve tasavvufta “dört anasır, anasır-ı erbaa” gibi adlarla aynen vardır.

    Churchward’a göre eski Uygur, Maya ve Mısır uygarlıkları Mu uygarlığının kolonileri idi ve onun izlerini taşıyordu.

    Yüz yıllar süren Mısır dini, M.S. III. yüzyılda hızla yok oldu; Mısır, diğer Roma eyaletlerinden önce Hıristiyanlığı ateşli bir biçimde kabullendi.

    Hıristiyanlığın giderek kök saldığı M.S. 150-450 arasında Mısır büyük bir siyasal, dinsel kaos ve çeşitlilikler dönemi yaşadı. Mısır dininin kalıntılarından üç dinsel akım doğdu. Antik Mısır inançlarının mirasçısı Hermesçiler, Neo-Platoncular ve Gnostikler, Tanrı’ya bireysel olarak ya da ezoterik (Batıni) örgütlenmeler sayesinde ulaşılabileceği inancına eğilim gösterdi. Bu yollara girebilmek için, gizemli ve çetin bir inisiyasyon (yola girme, erginlenme) sürecinden geçmek gerekiyordu. Bu kapsamda her aday (talip) gizlilik andı içmek zorundaydı. Söz konusu tarikatlar her türlü açıklığı yasaklıyordu; gerçek bilgelik (insanı kamil olma) ancak ezoterik bir sistem içinde ve uzun ve zor bir süreç sonunda elde edilebilirdi. Bu tarikatlarda en önemli unsur inançlarının içerdiği gizemlerdi (sır). Sırrı, başkalarına açıklamak (faş etmek) yola ihanet anlamına gelirdi.

    Hermesçilik, Neo-Platonculuk ve Gnostisizm’de sıradan müritler, yolu benimseyen kitleler için inançlar (zahir), seçilmişler için gerçek bilgi yani “Gnosis” vardı. Gnosis akılsal bir bilgi olmayıp, insanın kendini bilmesi (Özünü bilen Hakkı bilir) gibi sezgisel ve bilinçsel bir süreci kapsıyordu.

    Aydınlanmış azınlık (hakikat ehli) olarak seçkinler Tanrı’ya yaklaşabilirlerdi. İnsanın kendi içine dönüşü, insanın fiilen ya da potansiyel olarak Tanrısal olduğu inancını birlikte getiriyordu. (Hak ademde) Ölen firavunun Osiris’e dönüştüğü biçimindeki Mısır inancıyla bağlantılı gözüküyor. Mısır inancında Tanrı, insan da dahil olmak üzere, her şeyde var olabilirdi.

    Mısır dininin kalıntılarından doğan üç inanç grubundan Hermesçiler, asimilasyona direnerek Mısırlı kalırken, Neo-Platoncular Helenleşerek bağlılıklarını Platon düşüncesi üzerinde yoğunlaştırdılar. Gnostikler ise kendilerini Hıristiyan olarak gördüler.

    Ancak Hermesçiliğin yaşı konusunda net bir görüş yoktur. Hermesçiliğin ve Hermesçi literatürün (Corpus Hermetica) Mısır kökenli olduğunu savunan görüşe göre akımın tarihi daha gerilere gitmektedir.

    Hermes ya da İdris Peygamber, sembolü Turna Kuşu

    Hermes, İslam toplumlarında İdris peygamber olarak bilinir. İdris, Kur’an’da dürüst bir peygamber olarak yer almaktadır. İslam geleneklerinde, Hermes “filozofların babası” ve “kendisine üç kere hikmet verilmiş kişi” olarak geçmektedir.

    Hermes’in sembolü olan Turna kuşu Alevilerce kutsal sayılır. Turna için söylenmiş onlarca deyiş ve Turnalar Semahı vardır. Aleviler’deki Turna kültünün varlığı, Alevi inancının kaynağına ilişkin önemli bir işaret, bir ipucudur.

    “Hazreti Şah’ın avazı
    Turna derler bir kuştadır
    Asası Nil deryasında
    Hırkası bir derviştedir”(Pir Sultan)

    Sembolik anlatımlarla bezeli budizelerde yer alan “Hazreti Şah’ın avazı”nı Batıni öğreti olarak algılarsak, bu öğretinin; öğretmeninin İdris Peygamber olduğu, Mısır diyarında kök saldığını, bu öğretinin bir kolunu ise tasavvuf ehlinin oluşturduğunu anlayabiliriz. Alevi ozanların deyişlerini, her kişi, kendi düzeyine göre anlar. Alevi deyişlerinden, kişinin bulunduğu bilinç aşamasına göre dört farklı anlam çıkarması olasıdır.

    Takıyye zorunluluğu

    Batıni inançlı zümreler, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinlerin egemen olduğu coğrafyalarda kendilerini bu dinlerin içine gizleyerek varlığını sürdürebilmiştir. Mesela bu inanç mensupları bazen Avrupa ülkelerinde dıştan Hıristiyan, İslam ülkelerinde ise Müslüman olarak bilinmiştir. Ya da Hıristiyanlarca Hıristiyan, Müslümanlarca Müslüman olarak bilindiği de olmuş.

    Mesela Hacı Bektaş Veli, Anadolu’nun o dönemdeki Hıristiyan halkınca Hagios Haralampos olarak bilinir, o bir azizdir. Sarı Saltuk Balkan ve bazı Baltık ülkelerindeki Hıristiyan halka göre Noel Baba’dır, bir Hıristiyan azizidir O da.

    Anadolu Aleviliğinin “serçeşmesi” kabul edilen Battal Gazi 8. yüzyılda (Türkler gelmeden 300 yıl önce) yaşamıştır ve Paulikien diye adlandırılan Batıni inançlı Anadolu halkına mensuptur. Malatya’yı alarak Bizans sınırlarına dayanan İslam ordularıyla ittifak yapan bu halk, Araplarla bir olup, kendisini sistemli olarak kıran, kıyımlara uğratan Bizans’a karşı savaşmıştır. Arap kaynaklarında Battal Gazi olarak geçen ve Arap asıllı olmadığı vurgulanan bu zat, Bizans kaynaklarında Chrysocheir olarak yer alır. Babası Hüseyin Gazi de aslında, Bizans’a karşı savaşırken Ankara yakınlarında şehit düşerek bir tepeye gömülen (Bugünkü adıyla Hüseyin Gazi Tepesi) Carbeas’tan başkası değildir. Bizans’a göre Paulikienler “sapkın Hıristiyanlar” dır, bunlar “mum söndü” yapar, kiliseye gitmez, kendi dua (cem) evlerinde ibadet ederler, “katli vacip” bir halktır. Bu insanlar İslam tabiyetine girip, Arap adları alsalar da, kendi inançlarını sürdürmüş, Müslümanlık sadece (zahiri) görüntü olmaktan öte gitmemiştir bunlar için. Sonraki yüzyıllarda gelen ve yine Batıni inanç çizgisindeki bazı Türkmen ve Kürt aşiretleriyle kaynaşan Paulikienler, büyük ölçüde bugünkü Anadolu Aleviliğini ve Alevilerini oluşturmuştur. Paulikienler’e “Heterodoks Hıristiyan” deniliyordu, bugün de Aleviler’e “Heterodoks İslam” deniyor. Ne tesadüf!…Paulikienlerin en yoğun olarak yaşadığı yerlere dikkat edin: Malatya, Sivas, Dersim… Sırasıyla Arguvan ve Diviriği’yi başkent yapmışlar. Divriği kalesini onlar inşa etmiş. Bogomiller, Albigenler, Tundrakiler…bunların değişik coğrafyalara sürülen akrabalarına verilen isimlerdi.

    Batıni inanç mensupları değişik bölge ve ülkelerde farklı zamanlarda farklı adlar alsalar da özünde aynı yoldadır.

    Yahudiliğin kurucusu sayılan Musa, gerçekte eski Mısır’da bir Osiris rahibiydi. Burada Ezoterik (Batıni) öğretiyi öğrenip, mürşit derecesine ulaşmış biriydi.

    Yahudi toplumundaki Kabbalacılar ile günümüzde hala yaşayan ve artık Hacı Bektaş şenliklerine bile temsilci gönderen İsrail’deki ISIS inancı mensuplarını da unutmamak lazım.

    Hz. İsa’yı yetiştiren, Esseniler tarikatı da aslında batıni bir kurumlaşmaydı.

    Avrupa’da Kilise’ye (Hıristiyanlık) karşı, rönesans ve reform hareketlerinin fitilini ateşleyenler; Galileiler, Copernicler, Da Vinciler de hep gizli batıni (ezoterik) inanç örgütlenmelerinin üyeleriydiler.

    İslam’da da Batıniliğin öğreticisi olarak Hz. Ali görülmüş. Muhammed dinin zahiri yanını bildirirken, batınını ise Ali’nin öğrettiğini (Veliyullah), el verdiği Salman-ı Farisi (Pak) ve sonraki mürşitlerle bugüne kadar gelen tasavvuf zincirinin oluştuğu varsayılır. Ancak bunun tam tersine, Ali’nin, sağlığında, kendisi için bu tür iddialarda bulunan Abdullah İbni Sebe’nin öğretisini benimseyenleri kuyulara doldurtarak yaktırdığı yönünde kayıtlar var.

    İskenderiye Okulu

    Halife Ömer komutasındaki Müslüman orduları, Mısır’ı fethettiğinde İskenderiye okulunu dağıttılar, asırlar boyunca oluşturulmuş muhteşem İskenderiye kitaplığını yakarak yok ettiler. Okulun üyesi filozoflar, yok edilmektense öğretilerini İslami bir kılıf geçirerek sürdürmeyi yeğlediler. İslamiyet’in içindeki muhalefetten de yararlanan bu filozoflar, Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer’in karşısında olan Ali’nin yanını tuttular. Bu filozoflar İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler. “Alevilik” olarak adlandırılan bu inanç yolunda, İslam dininin önerdiği anlam değişti. Yaratana tapınma olgusu yerini, Tanrı-evren-insan üçlemesinden oluşan varlık birliğine bıraktı. Ortodoks Müslümanlar bu durumu derhal “sapkınlık” olarak nitelendirmekte gecikmediler.

    Bu inanç, özellikle Arapların zorla Müslüman yaptığı halklar arasında hızla yayıldı, Alevilik adı altında, birbirine hiç benzemeyen Zerdüşt İranlılar, Mısırlı Fatımiler, Şamanist ya da Göktanrıcı Türkler aynı çatı altına toplandı. Zerdüşt yanlıları, kendi dinlerinin birçok normunu koruyarak Şii, Türkler Alevi ve Mısırlılar ile Ali’yi savunan diğer bazı Arap kavimlerinin bugünlerdeki ardılları da Dürzi ya da diğer bazı Batıni mezheplerin üyeleri oldular. Günümüzde bunların hepsinin de Ali yanlısı görünmesine karşın Şiiliğin; Alevilik, Batınilik ve Dürzilikle benzeşmemesi bu durumdan kaynaklanmaktadır.

    Anadolu’da oluşan, tarihte Işıklar, Babailer, Kızılbaşlar (Safevi dönemi) ve yakın zamanda Alevilik gibi adlarla anılan bu inanç mensuplarının, Arap coğrafyasında Ali zamanında başlayan, Kerbela vakasından sonra Muhtariyye, Keysaniye ekolleri ve Tevvabin örgütü gibi kurumlarla kemikleşen 12 imamcı (isnaaşeriye) ya da yedi imamcı (İsmailik, Nizarilik) gibi versiyonları olan Şia hareketiyle etkileşimi olagelmiştir. Ancak Şia ile Alevilik özde farklıdır.

    Dışarıya karşı gizlenmenin yanı sıra bu inancın özünde de zaten bir “sır” kavramı var. Bu inanca ikrar verip katılanlar talip-pir (mürşit) ilişkisi içinde bir yolculuğa çıkar, öğretiyi öğrenir ve yaşar. Sır, seyri süluk içinde mürşit makamına kadar yükselebilenlere verilir. (Alevilik sırrı, Bektaşilik sırrı vb.) Sıradan inanç mensupları, işin sadece zahiriyle, şeriatıyla yetinir, özüne nüfuz edemez. (Seyir var seyir içinde)

    Dünyanın her yerindeki Batıni topluluklarda inanca giriş (ikrar verme), talip-mürşit ilişkisi, kurumsal yapılanma, seyri süluk kademeleri, ayinlerin formatı ve diğer ritüeller, Alevi-Bektaşilik’teki ile özünde aynıdır. Hepsinde insanı kamil, (olgun insan-adam kamon) yetiştirme ideali vardır.

    İslam’dan alınanlar

    Aleviliğin, İslam’dan hiç etkilenmemiş olduğunu savunmak da doğru olmaz. Aleviler, yüzyıllardır ağırlıkla İslam toplumları içinde yaşamaktadır, İslam’dan da birtakım değerleri, motifleri almış, kendi imbiğinden geçirerek, bunlara farklı, kendi inancına uygun formlar vermiştir. Alevilik, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve 12 İmam gibi kutsal kişilikleri alıp, birer motif şeklinde kendi inancına monte etmiştir. Bu kişi ve kavramlar tamamen birer semboldür. Aleviler bu kişi ve kavramların asli içeriğini ve niteliğini alıp kendi yaşamına uygulamamış, bunlara farklı anlam ve değerler yüklemiştir. Öyle ki çoğunlukla yüklenen bu anlam ve değerler, söz konusu kişi ve kavramlarla taban tabana zıttır.

    Özellikle Şii motiflerin girişi, 16 yüzyılda Safevi etkisiyledir. Bugün Aleviler’in inanç ve ibadetlerini anlatan Buyruk adlı kitap, sanıldığı gibi Cafer-i Sadık’a ait olmayıp, Şah İsmail’in Erzincan’da 3 bin dedeyle yaptığı kongrede, Alevi erkanı konusunda katılımcı dedelerce konsensusla kaleme alınmış bir bildiri niteliğindedir.

    13. yüzyılda yaşamış Yunus Emre’de Allah-Muhammed-Ali üçlemesi, 12 imamların adlarının sayılması (duvazı imam) vb. yoktur.
    İsim faktörü

    Gönülsüz olarak kabul ettikleri, kendilerine zorla dayatılan İslam’a uymadıkları için daha önceleri “Rafızi, Mülhid” gibi adlarla anılan bu halkın Osmanlı’nın ilk zamanlardaki adı “Işıklar”dı. Onlara “Işık taifesi” denirdi. Padişah fermanlarında, bunların camiye gitmedikleri, şeriat ibadetleriyle alay ettikleri, kadınlı erkekli toplantılar (cem) yapıp içki içtikleri gerekçesiyle, “tiz zamanda” derdest edilip, “haklarından gelinmesi” istenmektedir. Osmanlı’nın ezdiği, her fırsatta katlettiği bu halk, kurtarıcı olarak gördüğü Safeviler’e açık destek verdikleri için Safeviler’e verilen Kızılbaş adı bunlara da verildi. Yani artık onlar da Kızılbaştı. Ancak Ebu Suud fetvaları ve diğer karşı propaganda yöntemleriyle pejoratif anlam yüklenen ve doğrudan öldürülme gerekçesi sayılan Kızılbaşlık adı yerine daha sonra Alevi adı benimsendi.

    Aleviler’in Ali ve Ehli Beyt sevgisi, Alevi adını almadan öncesine gider. Emeviler’in zorla Müslüman yaptıkları halklar, bir yandan çaresiz kalıp bu aidiyatı kabul ederken, bir yandan da Ehli Beyt yanlısı olup, Emeviler’e muhalefetlerini sürdürmüşlerdir. Özellikle Emeviler’in “Mevali” (köle) olarak adlandırdığı Arap olmayan Müslüman halklarda, İslam’da iktidarın doğal sahibi ve zalim Emeviler’in anti tezi olan Ehli Beyt soyu kutsanıp, yüceltilmiştir. Anadolu’da yakın zamanlarda (daha çok 19. yüzyıldan itibaren) Alevi adını alan inanç topluluğunun bu adı almasında da söz konusu sevgi ve Emeviler’le özdeşleştirdiği Osmanlı’ya tepki etkili olmuştur. Ancak Aleviler, bu sevgide “La ilahe illa Ali” diyecek kadar ileri de gitseler, gerçekte ne Ali’nin yaşadığı ve tebliğ ettiği dini benimsemiş, ne de tarihte etiyle kemiğiyle yaşayan Ali’nin neye inandığını, nasıl ibadet ettiğini araştırmışlar. Onlar, kendi muhayyilelerinde, inançlarının değerlerini yükledikleri, Ali bin Ebu Talip’le hiç ilgisi olmayan, üstün erdeme, ilahi vasıflara sahip bir Şah-ı Merdan Ali kavramı yaratmışlardır.

    Aleviler, “Emeviler’den nefret”ten, Ehli Beyt’e sevgiyi ürettiler. Kendilerini sürekli kırıma uğratan, her devirdeki kan içici “Yezit”lere karşı Ali’yi siper edindiler. Ali’yi Yezit’in, Muaviye’nin anti tezi olarak benimseyip, bağırlarına bastılar. Aleviler güçlüden değil, “haklı”dan yana oldular. Ezenden değil, hep ezilenden yana oldular. Aleviler’in çok partili siyasal süreçte de ezilenden yana olarak gördükleri sol siyasetlere yönelmelerinde de bu refleksleri etkili olmuştur.

    Kavram kargaşası sürüyor

    Alevi-Bektaşiliğin geleneksel örgütsel yapılanması ortadan kalktığı için, gelinen noktada Aleviler kendi inanç sistemlerini zahirine bakarak tanımlamaya çalışıyor. Alevilik tarihsel süreçte, gerçekte olduğu gibi görünememiş (görünseydi, bugüne kadar gelemezdi). Bu yüzden günümüzde Alevilik bazı mensupları tarafından artık “göründüğü gibi” algılanıyor. (“Biz İslamız”, “İslam’ın özüyüz”vb.)

    Günümüzde “Alevi-İslam”, “Alevilik İslam’dır”, “Alevilik İslam’ın özüdür” ifadelerinde kendini gösteren zihniyet, Aleviler’i asimile etmek isteyenlere hizmet ediyor, asimilasyona ivme kazandırıyor.

    Bu tanımlamalar akla şu soruları getiriyor: Alevi-İslam modeliyle, bir kavramın karşıtından, ikizi mi yaratılıyor? Binlerce yıllık kadim inanç sistemi 1400 yıllık bir dinin içine hapsedilerek, Sünnilik ve Şia’nın yanında üçüncü bir “İslami” ekol mü oluşturuluyor?

    Aleviliği masaldaki kuşa benzetiyorum. “Kanatları mücevherden, uçuşu rüzgardan hızlı, sadakat, saflık, hakkaniyet ve zarafet”in timsali olan bu Zümrüd-ü Anka’nın, küllerinden yeniden hayat bulacağına inanıyorum.

    Naki Bakır

     
  • alevi haber merkezi 21:24 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: dar, dara çekilmek, dara durmak   

    5000 yıldırlı Dar’a Durmak 

    İlk resim MÖ 3000 Demircihöyük / Eskişehir. Anadolu’nun tam ortası. Anatanrıça ‘Fatma Ana Darına’ durmuş.
    İkinci resim Fatma Ana Darında Çepnili bir bacı, MS 2016…
    Biz sağ ayak başparmağını ile sol ayağın başparmağının üzerine koyarak mühürlemeye Fatma Ana Darı demişiz.
    Bu topraklarda kadim inancımız varlığını binbir dona bürünerek devam ettiriyor.
    Erenler ‘evel biziz ahir biziz’ diye boşuna dememiş…

     
  • alevi haber merkezi 21:15 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: alevilik ve kızılbaşlık, aleviyiz, , kızılbaşız, kızılbaşlık   

    Alevi Kızılbaşlık 

    Alevi Kızılbaşlık, Anadolu ve yukarı Mezopotamya ve bazı komşu ülkelerde yasayan kadim bir halktır yaklaşık 25 milyon nüfusa sahip olduğu düşünülüyor. Alevi Kızılbaşlık etnik köken olarak Kürd, Türk, Farsi, Arap vs. kimliklerde olduğu çoğunluğunu Kürd ve Türklerden oluştuğu bir gerçektir. Aleviliğin özgü kökeni yukarı Mezopotamya ve Anadolu’dur. Alevi Kızılbaşlığın özgü yanı inanç gelenek örf adet kültür felsefe ve tüm bunları kapsayan toplumsal kadim bir yaşam öğretidir.

    Alevi Kızılbaşlıkta başka inanç öğretilerden örnekler görülebilir. Bu benzer yönler geçmiş tarihlerde ve günümüzde halkların kaynaşma ve etkileşim sonucu oluştuğu bilinmektedir. Ancak Alevi Kızılbaşlığı diğer inanç öğretilerden ayıran en büyük faktör, ask ışık insanı, insanı kâmil, Enel-Hak anlayışıdır. Alevi Kızılbaş öğretisi “vahdeti mevcut” varlığın birliğine vardan var olduğuna inanır, evrende var olan cevherin en küçük atomundan yani mikro kozmostan, makro kozmosa kadar ve de yasadığımız gezegenimizdeki doğa anayı oluşturan ve bilinci insanı oluşturan varlığın birliğine inanır tüm bunların toplamının tanrının varın farklı tezahurları olarak görür. Ve bunun en mükemmel kanıtı olarak insanı tanrılaştırarak Enel-hak der ve sözlü gelenekte ozanların dilinde bağlamanın telinde kendisini vardan var eder. Alevi Kızılbaş inancının sözlü gelenekten kendini var etmesi onun kitabi bir inanca sığdırılamayacağının kanıtıdır. Öyle ki sözlü gelenek bilimle ask sevgi ışıkla yoğrulmuş ve günümüze kadar çağın yeniliklerinde kendisini açığa vurmuştur. Örnek verecek olursak; Her ne ararsan kendinde ara. Okunacak en büyük kitap insandır. Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Yârin yanağından gayri her şeyde paylaşımcı ve benim tanrım cevherde uyur bilinçte uyanır der. Bu gerçeklik Alevi Kızılbaşlığın kültürel ve toplumsal boyutunu açıkça ortaya koyar.

    Alevi Kızılbaşlık kültürel yaşamın her alanda kendisini ortaya koymasında belli eder müzik eşliğinde bedensel figürlerdeki dans, semah yine müzik eşliğinde söz deyiş şiir ve her tur yapıcı sanatta kendisini ortaya koymaktadır. Beden hareketi giyim kuşam ve müzik eşliğinde sözlü söylem deyişler duygu yüklü bir senfoniyi oluşturur. Bu nedenledir ki Alevilik kültürel ve toplumsal bir senfonidir. Yaşamın her alanında toplumsal bir boyut oluşturur.

    Alevi Kızılbaşlık toplumcu yapıda kolektif yaşamı savunur. Alevilikte her şey paylaşımdan yana üretici bir tavır sergilenir. Zora dayalı yaptırım ve dayatma yoktur. Her iş ve istek “rızalığa” dayalıdır emeğine ve yeteneğine göre toplumsal iş gücünü ortaya koyar. Yârin yanağından gayri paylaşımcı, ezmeden ezilmeden özgür bir yaşamı savunan zulme ve zorbalığa karşı mazlumun emeğini ve hakkını savunan, deyim yerinde ise devrimci sosyalisttir.
    Alevi Kızılbaş inancının devrimci, sosyalist yanını oluşturan etken, çağın yeniliklerine ve bilime açık olması, eşitlikçi paylaşımcı tavrı, “73 millete” tüm haklara eşit bakması, gönlünü açması, zalimin karsısında mazlumun hakkını gözetmesidir. Kuralları sınırları ve yasakları ret etmesi, ırkçı milliyetçi faşist düşüncelere karşı tavır koyması ve en önemlisi insan sevgisini her dilde ve her renkte yaşamasıdır. Kısacası insan hak ve özgürlüklerini temel ilke alarak bunu bir üst aşamada evrenselleştirip doğada, bitkide, hayvanda insanda can aynı candır diyerek, canlıları kutsallaştırır. Ve bunu tarihin her cağında ortaya bedeller ödeyerek koymuştur.

    Alevi Kızılbaşlık çağdaş yasamın ana hatlarını oluşturur demokrasinin gelişmiş halidir sosyal yaşamın başlangıcıdır. Alevilik bireyin bireyle birlikte kolektif toplum yaşamının özgürlükçü düşüncesidir. Sınıfsız sınırsız bir dünya felsefesinin çoğunluklu özerk yönetimin adıdır “Riza şehri” temellerini kurandır. Kırklar meclisinde adıl eşitlikçi paylaşımın özüdür. Alevilik kısaca hayatın her alanında kendisini ortaya koyan sevgi ask ışık düşüncesini kolektif yaşama geçirmiş bütün öğretilerin inançların, deyim yerinde ise ilham kaynağıdır. 1440 yıllarında, Marx Lenin Mao’dan 400 yıl önce, Eğede Aydın Ortaklar’da özel mülkiyeti parayı bile ortadan kaldıran, kolektif üretim ve sosyal yaşamın ilham kaynağıdır.

    Alevilik günümüzün çağdaş yenilikçi gelişimi ve bilimi yücelten uygar toplumun adıdır. Alevilik cevherde bilince ermiş insanı merkezine alır, cinsiyet ayrımını ret eder. İkiliği ortadan kaldırır ve ona eşitlik ilkesinde can verir. Birimiz kırk, kırkımız bir büyüğümüzde büyük küçüğümüzde ulu der, Alevi Kızılbaşlık. 4 kapı 40 makamda öğretisini geliştirir ve kâmil insan olmayı hedefler. 4 kapı dört elementi simgeler 1 ocak ateş ışık, aydınlanmadır, pişme olgunlaşmadı. 2 hava aşkı canı nefesi, doğru sözü temsil eder. 3 su hayatı varlığı demli dengeli olmayı her boşluğu doldurmayı temsil eder. 4 toprak, yaratıcı olmayı erdemli olmayı vs. temsil eder. 4 kapı her makamda 10 aşamayı içinde barındırır. İlk 1’ci asama aydınlanmadır araştıran tartışan üreten birey olmayı öğretir. Son 40’cı makam, a’lim kâmil insan olma, özünü turap etmedir. Kısacası tanrının görünüş alanına çıkmışıdır. Farklı aşamalarda deneyimleyip vardan olan, varlığı tekke ana kaynağa, aslına erdirmektir aşktır. Alevi Kızılbaşlık ışığın sevginin kısaca askın kendisidir. Bunu günlük hayatında her alanda bir ömür dile getirir.

    Cem görür, semah yürür, doğayı ve canlı cansız her olguyu güzel olanı kutsallaştırır, bu nedenledir ki geçmişten günümüze dek egemen yobaz faşist güçlerce tehlikeli ve sakıncalı bir inanç olarak görülmüş hâkim güçlerin baskı ve sömürülerine maruz kalmıştır. Horlanmış, dışlanmış, katledilmiş, sürgünlere maruz olmuştur. Bundandır ki inançsal kültürel ve politik yanıyla muhaliftir Alevilik. Pir Sultanca bir tavır, Seyit Rıza’lar gibi başı dik, Hallacı Mahsurlar gibi kendi darını kurmuştur. Baskıya sömürüye zulme boyun eğmeden, her seferinde mazlumun hakkını gözetmiştir Alevi Kızılbaşlık. Senin gibi olmayanı katlet diyen (İslami) vs. anlayışların tersine, Alevi Bektaşi Kızılbaşlık ‘’Kendine reva görmediğini, başkasına görme’’ ilkesini kendine birincil şiar “ibadet” edinmiştir.

    Alevi Kızılbaşlık cem genel anlamıyla saf bilince birliğe ermek, çoklukta teklik demek. Bir özdeyişte “Ne varsa âlemde o var demde” birlik hem insanın kendini bilmesi, hem de toplumsal dayanışmayı oluşturur. Cem görgüden geçmek özünü dara çekmek, sorguya dara durmaktır. Bu yapı bir anlamıyla halk ve hakk mahkemesidir de. Cem Alevi Kızılbaşlığın yaşam biçimidir.
    Arı olma duru olma, gönül birliğine ermedir. Cem sosyal kültürel politik ahlaksal paylaşımcı üretken ve inançsal anlam taşır. Eline diline beline, cemde kadın erkek yaslı çocuk her can eşittir. Herkes birbirine can diye hitap eder. Ortak üretmeyi ortak paylaşmayı sevgiyi saygıyı sembolize eder. Ve pratikte hayatında canın uygulamasını öğütler cem bireyin kendine hizmet ederek faydalı bir kişilik kazanmasını öğütler. Kendine hizmet eden birey, faydalı kişiliği ile ailesinde hizmet ederek üretken çalışan faydalı bireyler oluşturur.

    Ailesine faydalı olan bireyler topluma faydalı bireylere dönüşür. Buda toplumcu üreten çalışan ve paylasan bir topluluk oluştururken cemi cümlemiz sözünün özünü oluşturur. Rıza kenti insanları barıştan yana tüketimi değil kolektif üretimi, ortak paylaşımı sağlayan yüksek ahlaki değerleri barındıran sevgiyi aşkı kutsayan, gerici yobaz faşizan düşünceyi ret eden, bilimi gelişimi, halkların kardeşliğini savunan, mazlumdan yana mazlum bir halk olmaktır. Cem velhasıl tanımlayacak olursak Alevi Kızıl başlığı İslam dışı kendine özgü bir inanç öğreti yoldur. Irkçı milliyetçi Kemalist değildir, devrimci ve paylaşımcı sosyalisttir. Kadın erkek eşitliğini temel alır. Varoluş felsefesine dayalı, doğal dengeci ekolojik çevrecidir sorgulayıcı bilimsel gelişimcidir.
    Maalesef Alevi yolu erkânı, yoğun bir İslami ve milliyetçi asimilasyon altındadır. Buna karşıda Devrimci Aleviler öze dönüş ve köklü bir devrim süreci başlatmıştır.

    Birlik Beraberlik Hep Benim Derdim
    Bu Derdi Kendime Nimet Bilirim
    Herkes Kardeşimdir, Ayırmam Ferdi
    Başka Düşünceyi Gaflet Bilirim

    Gelip Geçmişlerden Beklemem Yardım
    Ne Gördüm de Mevcut Olandan Gördüm
    Maneviyatta, Surette Ferdim
    Sade Arapçayı Zahmet Bilirim

    Çulum Yırtık Görüp Sanmayın Deli
    Çok Evvel Bilirim Sağ İle Solu
    Gönlüm Dost Evidir Aşk İle Dolu
    Gerçekler Sözünü Hikmet Bilirim

    Bir Halk Ozanıyım Elimde Sazım
    Mevki, Saltanatta Yok Benim Gözüm
    Hak Ve Hakikata Bağlıdır Özüm
    Sevgiyi, Hizmet Servet Bilirim

    İbreti Sözlerim Her Zaman Doğru
    Hak Haklıyladır, Sanmazam Gayrı
    İnsanlığa Çatanın Olmaz Hayırı
    Onunla Savaşı Hizmet Bilirim

    Alevi Kızılbaşlık, âlim, kâmil insan olma, yasam felsefesi kültürü, paylaşımcı öğretisiyle evrensel ve sosyalisttir.

    Ask ile gerçeğin demine.

    Mehmet Yapıcı – 12.24.2016

     
  • alevi haber merkezi 21:07 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , alevilik islam   

    Alevilik İslam’a dahilmidir? 

    Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli göstergeler vardır. Bunlardan biri, Müslümanlıkta çok kadınla evliliğin yaygın olmasıdır. Peygamber döneminden beri İslam’da çok kadınla evlilik esastır. Dört Halife döneminde, Emevi ve Abbasi halifeleri döneminde ve daha sonraki dönemlerde, İslam’da çok kadınla evlilik yaygın bir gelenektir. Hem Sünni İslam’da, örneğin örneğin Suudi Arabistan’da, Türkiye’de, Kürdistan’da, hem de Şii İslam’da, örneğin İran’da bu uygulama, gelenek yaygındır. İslam’da, çok kadınla evlilik yanında, harem, istediğin kadar cariye edinmek de söz konusudur. Hatta Şii İslam’da, evdeki iki üç kadından ayrı olarak belirli bir süre, hatta bir günlüğüne bile sözleşmeli evlilik vardır. Alevilikte ise tek kadınla evlilik esastır.
    Hem Sünni İslam’da, örneğin Suudi Arabistan’da, hem Şii İslam’da, örneğin İran’da, kadınlar, çar, çarşaf içinde kapalıdır. Örneğin, Afganistan gibi alanlarda kadınlar burka denen bir çarşaf içindedirler. Alevilikte böyle bir uygulama yoktur. Bunlar, Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli yaşam tarzlarıdır.

    Alevilerdeki semah, Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli bir ritüeldir. Bu, kadını kamuda görünür kılan, erkekle eşit kılan bir ritüeldir. İslam’da buna benzer bir ritüel yoktur. İslam’da kadın görünmezdir, kapalıdır, erkeğin arkasından gelir. Örneğin, Suudi Arabistan’da kadınlar, otomobil kullanamamaktadırlar.
    Müslümanlığın, fetih-ganimet esasına dayanan bir dinamiği vardır. Bir ülke fethedilecek. Halkı Müslümanlığa davet edilecek. Müslümanlığı kabul etmezse, kadınları, çocukları, malları-mülkleri ganimet sayılacak. Müslümanlığı kabul edenlerin mallarına mülklerine de el konulacak. Sadece, öldürülmekten kurtulmuş olacaklar. Bütün bunlar Alevilikte var mı? Alevilikte, orayı burayı fethedip, halkı Aleviliğe davet etmek, Aleviliği kabul etmeyenleri katletmek, mallarını mülklerini kadınlarını çocuklarını yağmalamak var mı?
    Namaz, oruç, haç, zekat, kelime-i şahadet, İslam’ın temel ibadet biçimleridir. Alevi ibadetinde bu kurallara riayet yoktur.
    Aleviliğin Osmanlı döneminde nasıl algılandığını, ama Müslümanlık olarak hiç algılanmadığını görmek için şeyhülislamların fetvalarına bakmak gerekir. Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislam’ı, Müftü Nurettin el Hamza’nın ve İbn Kemal’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın ve İkinci Selim’in Şeyhülislam’ı Ebu Suud Efendi’nin fetvaları bu bakımdan çok önemlidir. Ali Yıldırım’ın Osmanlı Engizisyonu, Anadolu’da İnançsal Zulüm Tarihi (İtalik Yayınları, Ankara, 2013) kitabı bu bakımlardan önemli bir kaynaktır. Alevilerin sapkın, zındık görüldükleri, Müslüman olarak algılanmadıkları açık bir şekilde görülmektedir.

     
  • alevi haber merkezi 20:04 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , alevilikte varoluş, varoluş   

    Alevilikte Varoluş Felsefesi 

    Alevi – Bektaşi inancında varoluşu açıklamak üzere oluşturulmuş döngü.

    1-Varlık dairesinin en üst aşamasından aşağıya doğru iniş;

    a)Başlangıç
    -Aklı evvel – (ilk akıl)
    -Ukulu tısa – (Akıllar)
    -Nüfusu tısa – (Şekiller)
    -Felek-i azam – (En üst gök katı)

    b)Burçlar
    -Zuhal – (Satürn )
    -Müsteri – (Jüpiter)
    -Merih – (Merih)
    -Şems – (Güneş)
    -Utarit – (Merkür)
    -Kamer – (Ay)

    c)Karşıtlar
    -Keyfiyatı hararet – (sıcaklık)
    -Burudet – (kuruluk)
    -Rutubet – (yaşlık)
    -Yubuset – (soğukluk)

    d)Ana elementler (Anasır-i Erbaa)
    -Kürei har – (Ateş)
    -Kürei hava – (Hava)
    -Kürei ma – (Su)
    -Kürei hak – (Toprak)

    2-Varlık dairesinin en altı (Kavs-i Nuzul) ve yükselen eğrinin başlangıcı

    a)Mahlukat
    -Cevheri Mercan
    -Maaden Ahcar
    -Maaden Mukantere
    -Tayri Lezec

    b)Nebatat
    -Nebatat bitohum
    -Ascari Musmüre
    -Nahilli hurma

    c)Hayvanat
    -Envai hayvanat
    -Nesnas Maymun
    -Mertebi İnsan

    3-Varoluş dairesinin son aşaması
    -İnsan-i Kamil
    -Hakka ulaşmak

    Alevi Bektaşi inancında Devriye-Devr

    Varlık tanrıdan tasan bir ışıktır. Mutlak varlıktan çıkan bu ışık akıllar aracılığı ile maddenin dört öğesine (toprak, su ,hava ,ateş) değin inerek varlık dairesi yada var oluş çemberinin aşağı doğru inen ilk yarısını oluşturur.  Buna alçalan eğri (devre-i fersiye, kavs-i nuzul) denir.

    Hamdullah-i siiri
    Alıntı:

    Cihan var olmadan ketm-i ademde
    Hak ile birlikte yektaş idim ben
    Yarattı bu mülkü çünkü o demde
    Yaptım tasfirini nakkaş idim ben

    Anasırdan bir libasa büründüm
    Nar’ü, hak’ü, bad’ü, ab’dan göründüm
    Hayrül beser ile dünyaya geldim
    Adem ile bile bir yas idim ben

    Bu şiirde izah edilen;
    Dünyaya gelirken izlediği yol haritası hayrül beser diye bilinen ayin üç sekli, (yarim ay,dolunay,hilal ay),güneş ve zöhre yıldız’ıdır gelişin tarihide ademle ayni yas olduğu çağdaş zamandır.
    Anasır-i Erbaa; toprak, hava, ateş, su (nar,hak,bad, ab) demektir.  Anasırdan bir libasa bürünmek de bu dört ana elementten bir elbise giyinmektir.  Yani devr felsefe’sindeki aşağıya inişin kademeleri anlatılmaktadır.

    Böylece en aşağıya inen varlık, çeşitli biçimlerde tecelli ederek yaratılmışların en onurlusu olan insana döner ve derece derece yükselip tanrıya vararak varlık dairesi yada varoluş çemberinin yükselen ikinci yarısını oluşturur. Buna yükselen eğri (devre-i arşiye, kavs-i nuzul) denir.
    Devir sözcüğü dönmek dolanmak bir şeyin kendi çevresinde dönmesi yada yörüngesi üzerinde dolanması zaman, cağ anlamlarına gelir.  Tasavvufta devir terimi insanin yaradılışı konusunda geliştirilen kuramın adıdır.  Mutasavvıflara göre insan evrenin özüdür, evrenden süzülmüştür. Var olan alemlerin en alt basamağındaki madde alemine düsen varlık önce ( su, ateş,hava,toprak) sonra mahlukat,bitki,hayvan ardından insan biçiminde görünür. Ama devir burada bitmez, insan belirli aşamalardan geçerek insan-i kamil olur. Sonrada kendi varlığından geçerek yokluk içinde varlığı bulur. Yani tanrısal güce ulaşır. Kısacası yine aslına başlangıç noktasına ulaşır.
    Devr(varoluş) felsefesi nefeslerde, şiirlerde tenasuh inancına bağlı olarak islenir. Devr inancını konu edinen şiirlere devriye denir.  Devriyeler, destan, koşma, nefes, ilahi biçiminde yazılmış olabileceği gibi islenen konu açısından da kümelendirilebilir.  Devriye şiirlerinde konu karmaşık ve egemen dünya görüsüyle çatıştığı için bu alanda örnek sayısı çok azdır.

    Bunların en iyi örneklerini,
    Yunus Emre Divani, bütün şiirleri sayfa 110 şiir no 156 (78 mısradan oluşan üç sayfalık) bölüm, Yazar,Faruk Timurtaş Kültür Bakanlığı yayınları:380 1000 temel Eser serisi:72 Ank. 1980.
    Edip Harabi’den (Vahdetname), Hamdullah Siiri’den (Cihan var olmadan ketmi ademde), Gufrani’den (Katre idim Ummanlara karıştım),

    Nesimi’den
    Alıntı:

    Ger aslim sorarsan ben bir niyazım
    Sabır ilmi derler yerden gelirim
    Ve katre idim simdi han oldum
    Arştaki kandilden nurdan gelirim.

    Tenasuh deyimi ise ruh göçüdür. Ruhun bir cisimden başka bir çisime geçme inancını dile getirir. Tenasuha inananlarca ruh ölümsüzdür. (Bu can tende konuktur)vb.  sözler, bunu anlatmaktadır. Beden ölümlüdür çünkü ruh bedenden bedene sıçrayarak varlığını sürdürür.  Alevi Bektaşi ozanlarının nefeslerinde temelde anlatılmak istenende budur.

    Gufrani (Devriye)
    Alıntı:

    Katre idim Ummanlara karıştım
    Kaç bulandım kaç duruldum kimbilir
    Devre edip alemleri dolaştım
    Bir sanata kaç sarıldım kimbilir

    Bulut olup ağdığımı bilirim
    Boran ile yağdığımı bilirim
    Alt anadan doğduğumu bilirim
    Kaç ebeden kaç soruldum kimbilir.

    Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
    Kaç kez altın oldum kaç kere bakir
    Bilmem ki kaç katip ismimi okur
    Kaç defterde kaç dürüldüm kimbilir

    Bazı nebat oldum toprakta sürdüm
    Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
    Kaç defa cenneti alaya girdim
    Cehenneme kaç sürüldüm kimbilir

    Kaç kez alet oldum elde bakıldım
    Semadan kaç kere indim çekildim
    Balcık olup kerpiç kerpiç döküldüm
    Kaç bozuldum kaç kuruldum kimbilir

    Dünyayı dolaştım hep kara batak
    Görmedim bir karar bilmedim durak
    Üstümü kaç örtü bu kara toprak
    Kaç serildim kaç dirildim kimbilir

    Gufrani’yim tarikatım bos değil
    İyi bil ki kara bağrım tas değil
    Felek ile hiç hatırım hoş değil
    Kaç barıştım kaç darıldım kimbilir

    Varoluş Çemberi

    Arştaki bir kandilden yani nur’dan başlatılmaktadır.  Buda ilk akılla serüvenine başlamıştır.  Kademe kademe dolaşmaktadır. Işık inancı bütün Alevi ozanlarınca dile getirilirken Yer, gök, her ne var ise bu kaynaktan hayat bulmaktadır. Önsüz ve sonsuzdur.
    Işık; Hakk’tır , Delil’dir.  Ceragi’dır, Fitil’dir.  Ocak’tır, Alev’dir, Mum’dur. Hem sembol olarak yaşatılır hem gerçek olarak kutsanır.  Karanlığın karşıtıdır.  Hem doğa olarak aydınlıktır, hem düşünce olarak aydınlıktır.  Zifiri karanlığın bile karanlığını bir ufacık mum ışığı bozup aydınlatabilir.
    Işık, Alevi inancında Gerçek’tir, Hakikat’tir, iste o yüzden cemlerde önce uyandırılır, sonra sırlanır. (Oniki hizmetten delilci hizmeti,)“Delil, sırlandıktan sonra (süpürgeci hizmeti) ile devam ettirilir.  Üç defa postun önü ritüel olarak „Nur ola sır ola, nur ola sır ola, nur ola sır ola“ denilip süpürülür.  geçmiş tarihlerde cem ayinlerinde mum yakılmıyordu çıra ve benzeri kolayca yanıp aydınlatan odunlar seçiliyordu, süpürülende ateşin külleridir. (Sırrı kal eyleyen ser’den gelmek ) ateşin külünün izah edilişidir. . Odun kömürü sonradan tekrar yakılarak ateşe çevrilebilir. iste bu yüzden ozanlarımızca dile getirilen (sırrı kal eyleyen ser )kömür ve külleridir. H. Bektaşi Veli’nin Hırka dağındaki ateşin küllerini savurması da yasamın başlangıcı olan ateşin, nur’un, ışığın, evrenin özüyle, özdeşleşmesi için doğaya savrulmasıdır.  Yasam karbon’la başlamıştır.  Hırka dağı ise eski bir sönmüş yanardağ’dır.
    Bilim adamları 19. yy. da varoluş fosillerini araştırırken yasamın karbon la başladığını buldular. Yasam kimyasal değişimler gösteren tabiata bağlı olarak organik oluşumların tamamlanması ile karbon gazinin kimyasal bileşimlerinden oluşmuştur.

    Işık (Sudur) felsefesi

    İlk ışık kademesi olan hakk’tan, hemen her şeyin ondan yaratıldığı kabul edilen ilk akla (akl-i evvel) denilir. Böylece cevrimin kutsal kökenden (alem-i gayb) duyularla algılanabilir, bilgiyle ulaşılabilir dünyaya (alem-i suhud) alçalan eğri’sinin dönüşümü başlamış olur.
    Tanrı,Hakk olup potansiyel kazandıktan sonra „dönüşümler“ geçirerek, yani kendine „yabancılaşarak“ kendinden daha az şeyler içeren daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alarak, doğal element’e saf cevher’e değin iner. Böylece inançta „varoluş çemberi“ olarak algılanan „cevrim“in, kutsal köken’den çıkıp görünür evrene doğru inen alçalan evresinin son durağında hareketi tamamlamış olur.

    Varoluş Çemberi’nin bu ilk yarısı tümüyle bir inanç ürünüdür.  Gönül Bilgisi’yle (sezgisel akil)’la ulaşılan, batini bilince öncelik verilerek açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan, nesnel dünyaya göre „değişmez, kalıcı ve ebedi“ bulunan bu idealist düşünce „Metafizik aydınlanma“nın doğadan önce var olan ve diyalektik yöntemle gelişerek „doğalaşan“ ve insan bilincinde kendini bulan „mutlak düşünce“ sinden başka bir şey değildir.
    Önce „mutlak bir düşünce“ vardı, her şey bu mutlak düşünceden oluştu, diyen metafizik aydınlanmacılarla önce „mutlak hiçlik“ te bir tanrı vardı, her şey O’nun kendine Yabancılaşması“yla , yani diyalektik „dönüşüme“ uğramasıyla „görünür gerçekler“ durumuna geldi diyen ;
    Anadolu alevi inancı, tam bir örtüşme gösterir.

    Edip Harabi
    Alıntı:

    Daha Allah ile cihan yok iken
    Biz ani var edip ilan eyledik
    Hakk’a hiç bir layık mekan yok iken
    Hanemize aldık mihman eyledik

    Kendisinin henüz ismi yok idi
    İsmi söyle dursun cismi yok idi
    hiç bir kıyafeti resmi yok idi
    Sekil verip tıpkı insan eyledik

    Devr’in ikinci yarısı;

    Hakk’tan en uzak nokta olarak beliren doğal element, saf cevher’den çıkıp yabancılaşmadan uzaklaşacak her adımda daha çok tanrının kendisi olacak biçimde dönüşümler geçiren yükselen eğrinin (kavs-i uruc) hareketi ile baslar
    Işık felsefesinde inançtan nesneye inilmesiyle birlikte, „Tanrı’nın tanrılığı sona erer“.  Varoluş Çemberi’nin yükselen eğrisi’nin hareketi bütünüyle „materyalizm zemininde maddeci düşünce üzerinde yürür.  Nesnel-toplumsal evren tanrısal özün görünüşe çıkan bir „yaratısı“ olarak algılanmasına karsın; gerçekte bir öncel yaratıcıdan başka bir şey değildir.
    Yabancılaşmanın son noktası en az tanrı olan sey’in nesnelleşmesi olduğu için doğal element/saf cevher yada bunun akli ,ruhu ,Tanrı’nın da tanrılığını yapamayacağı bir ışık(sudur) aşamasını simgeler.
    Bu noktada ilkçağ Aydınlanmacılığı’nın canlı-cansız doğanın kurucu ilkeleri olarak öne çıkardığı „toprak, su, hava, ateş“ nesneleri yakalanır.  Ve idealizmden, materyalizme kırılan, tanrının bilgisi, yönlendirilmesi dışında kendi yasaları, kuralları içinde adim adim yabancılaşmadan uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olur.

    Varoluş çember’inde „yükselen eğri“nine dönüşümleri giderek soyuttan somuta evirilir. Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve çember yayını izleyen hareketin soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde dokuz ruh, dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekanlar olarak Atlas, Burçlar,Zühal, Müsteri, Merih, Zühre, Utarit,Güneş,Ay biçiminde somutlanır.  Bu dokuz gök katından özelde nesnel süreci, yaşamı önceleyen ve karşıtlıklar biçiminde varlığını gösteren (zıtların birliği) nitelikler olarak „sıcaklık-soğukluk“, „kuruluk- yaşlık“vb.  Öğeler belirir.
    Burada Cin, Hint, Iran, Yunan-Anadolu düşüncelerinin bir bileşimi biçiminde evirilen „İlkçağ aydınlanma“ felsefesinin bire bir izlerini görürüz. Görünen sonsuz çeşitliliğin kuru-yas, aydınlık-karanlık, sıcaklık-soğukluk, boşluk-doluluk,artı-eksi vb.  karşıt güçler taşıdığı; gelişmenin, değişmenin „itici“ gücünün bu olduğu sezisi ışık felsefesinde önemli yer tutar. “Tanrı-doğa-İnsan“ Varlık birliği-Vahdeti Mevcut) kutsal üçlemesini, „tez-antitez,sentez“ biçiminde besleyen de bu yaklaşımdır.
    Önsüz, sonsuz olarak algılanan bu öğe ve niteliklerin ilişkisinden „üç alem“ yani „cansızlar alemi“, „bitkiler alemi“, „hayvanlar alemi“ ortaya çıktı.
    Cevrimde yükselen eğri’nin son halkası „hayvanlar alemi“ derece derece yükselerek Hakk’a ulasan ve eksiksiz insani temsil eden „İnsan-i kamil aşamasıyla son bulur.

    İlkçağ İnançlarındaki izleri

    Dinsel ve gizemsel felsefenin; Tanrı’nın doğrudan akil olduğu yolunda genel bir inancı vardır.  Antik Yunan-Anadolu tasarımlarında Anaksagoras ve Herakleitos ileri sürdükleri „nous“ ve „logos“ kavramlarıyla „Akli“ tanrılaştırmışlardı. Bu anlayışın izini süren Anadolu Batıniliğinde ise akil, potansiyel tanrı olarak algılanan „Hakk“’in ilk dönüşümüyle beliren “etkin güç“ tür.
    Batınilikte Tanrı önce akli, sonra da onun yardımıyla nefs’i yarattı.  Akil tam, nefs noksandı.  Evren, bu noksanlığın „tamlık“ isteğinden ötürü, hareket etmesinden oluştu.
    Akl-i kül’ün yetkinliğine imrenen ruh (nefs-i kül) onun yetkinliğine varmak için dönmeye başlayınca ilkin gökler oluştu , onların dönmesinden de cisimler (nesneler,hayvanlar,bitkiler) belirdi. Nefs-i kül tekillere bölündü ve bedenlere girdi. Varlıklar içinde yalnızca insan; akl-i kül’ü kendi kişiliğinde somutlaştırdı.
    Anadolu Aleviliğinin evren görüsünde akl-i kül ( Adem-i mana:sabik); nefs-i kül (Havva-i mana: tali) adini alır.  Yani akl-i kül erkek ilke(aktif ilke); nefs-i kül ise dişi ilke (pasif ilke)dir.  Evren bu iki ilkenin karşıtlığından doğmuştur.  Adem-i mana- Havva-i mana özdeşliği ise tüm can anlamına gelir.
    Karşıtların çağrışımı ilkesini ilkellerde sezmişti: İlkeller bu nedenle sevinç, basari,, mutluluk vb.  İyiliklerden söz etmezlerdi. , çünkü söz etmenin karşıtını gerçekleştireceğine inanırlardı.
    Evrensel oluşmanın karşıtların çelişmelerin doğduğu inancı;

    a) Hint tasarımında; Brama-Siva karşılığının
    b) Yunan tasarımında; Eros-Anteros karşılığının
    c) Cin tasarımında; Yin-Yang karşılığının
    d) Anadolu batini tasarımında; Akl-i Kül (akil) Nefs-i Kül (beden) ya da Aşk-Nefs karşıtlıklarının aşılmasıyla gerçekleşiyordu.

    NOT: yukarıdaki izah trt tarafından belgesel olarak yayınlanmıştır bir tane örnek CD Rosenheim AKM’nin arşivinde mevcuttur.  İsteyenlere çoğaltılıp verilebilir.

    Sonuç;

    Varoluş felsefesinde onu idealizm den materyalizme çeviren Vahdet-i Vücut / Vahdet-i Mevcut gibi tasavvuf aşamaları,Anadolu Alevi Bektaşi inancının toplumsal halk dini olmasını sağlamıştır.
    Vahdet-i vücut’daki kamil insan yaratma aşaması, Vahdeti Mevcut’da kamil toplum ve toplumlar yaratmaya dönüşür. Bunun en iyi örneği; (Seyh Bedrettin ayaklanmasındaki halkların birlikteliğidir. ) dir. Tarih de Mutasavvıf’ların çoğu bu aşamaları bilinçli olarak birbirine karıştırıp, Alevi Bektaşi felsefesini bulandırmayı bir neznede olsa başarmışlardır.

    canlı- cansız doğayı tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Tanrı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka birsek değildir.
    İnancın kamil insanda tekleştirilmesi bu birliğinde Tanrı-evren- insan birlikteliğinden oluşması kadar güzel bir inanç olamaz.  Ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlarda bundan dolayıdır.
    Anadolu Alevi Bektaşiliği Evren’de elle tutulan gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir.  Anadolu alevi inancı tanrıyı kamil insanin gönlüne sokmuştur. tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yasamın içine sokmuştur.

    Virani
    Alıntı:

    Alimdir kadehim Alimdir sise
    Alim sahralarda morlu menekşe
    Alim dolu yedi iklim dört köse
    Alim saki Kevser dolumdur Ali

    Virani’yem düştüm simdi derdine
    Vücudum garg oldu çile bendine
    Gönül sormaz oldu kendi kendine
    Söyler dehanım da dilimdir Ali

    Ali’ye tanrısallık elbisesi kamil insan sıfatı ile giydiriliyor.  ve doğada olan her şey kendisinde tekleştiriliyor, oda yetmiyor, Virani’nin kendiside, tanrı Ali ile bütünleşiyor gönlü, dili Ali olup hiç yönlendirilmeden, sormadan, sorgulanmadan kendi kendine söyleşiyor.
    Söyler dehanımda dilimdir Ali!!!.  Devr felsefesi de vücudunun garg olup çile bendinde dolanmasıdır.  Virani bu şiirinde ayni zamanda ’da Enel-Hakk kavramını isliyor, Dört dörtlük tasavvuf yüklü ölümsüz bir eserdir.
    Aleviliğin Hz.  Ali’si, Hünkar Veli’si, Kızıl Deli’,si önsüz ve sonsuzdur, dün Ali olmuştur bugün Veli olur yarin bir başkası olur, yasayanlar gönülden göçüle hafızalara kazınıp evrimini dönüşümünü sürdürüp devam eder.  Hiç bir semavi dini bu değerleri eritip yok edememiştir, edemeyecektir de. Çünkü akil sürekli kendisini geliştirmektedir. Aklin gücünü engellemek zorbalar tarafından başarılıp imkanlaştırılırsa iste o zaman toplumsal hümanist inanç tehlikeye girer.

    Kaynaklar;
    Alevi Bektaşi tarihi,j. b. Kingsley
    Alevi Felsefesi E: Korkmaz
    Alvilik Sünnilik I. Zeki Ey.
    Alevi Bek.  Ed.  Besim A. ,
    Alevilik Bektaşilik Atilla Özki.
    Kaynarca sözlük.
    Yunus emre divani. Irene melik.  Uyur idik . CD,
    Anadolu ortaçağ alevi Bektaşi, tasavvuf inancı (Yunus E. , H. B. Veli, Mevlana)

     

    Hazırlayan

    Hıdır Yergezen

     
  • alevi haber merkezi 17:39 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , , sınıf mücadelesi   

    Alevilik ve Sınıf Mücadelesi 

    “Cahiller kâmile sen bilmen deyip

    anın için kaybettiler irfanı.”

    Yerinde bir soru: “Türk devlet geleneği neden Sünnîliğe yaslanır”?

    Bu sorunun Osmanlı açısından yanıtı, sanırım -en azından Yavuz Selim ve Çaldıran Savaşı’ndan bu yana- açıktır. Biçimlenişinin ilk yüzyıllarında heterojen ve heterodoks bir toplum yapısına müsamaha eden ve bu çoğulculuğu fethettiği coğrafyaların İslâmlaştırılmasında kullanma yetisine sahip İmparatorluk (nihayetinde Osmanlı, dinsel açıdan son derece çeşitli bir nüfus üzerine çöreklenmiştir), 16. yüzyılda Şii Safevî devletiyle karşılaşmasında ilk kez yalnızca siyasal değil, aynı zamanda kültürel bir meydan okumayla karşı karşıya olduğunu duyumsamış, Anadolu’nun Şah İsmail’in cazibesine kapılan hoşnutsuz Alevî köylülerini zapt u rapt altına almak ve “ulû’l emre itaat”e dayalı bir düzeni konsolide etmek amacıyla Sünnîlik bir devlet düzeni olarak benimsenmiştir. Bu “devlet aklı”ndan kaynaklanan rasyonel bir tercihtir ve Osmanlı’nın laiklik/ sekülerlik gibi bir iddiası olmadığına göre, yadırganacak bir tarafı yoktur.

    İlginç olan, “laik bir devlet” olma iddiasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, 1924’den beri Anayasası’nda bu hüküm yer almasına karşın neden kendisini Sünnîliğe dayandırma ihtiyacını hissetmiş olduğudur…

    Gerçekten de özellikle Alevîler arasında dolaşıma sokulan “Mustafa Kemal aslında Alevîydi; dedesi Bektaşi ulularındandı, soyu Kızıl Oğuz boylarına dayanır…” menkıbeleri bir yana, Kemalist kadro Cumhuriyet rejimini, merkezin sıkı denetimi altındaki ılımlı bir Sünnî anlayışa dayandırmışlardır. Örneğin Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin lağvedilmesiyle, Mustafa Kemal’in emriyle 3 Mart 1924 günü “kökeni itibariyle Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan”[3] Diyanet İşleri Başkanlığı, fiiliyatta Sünnî doktrin esaslarına dayanmaktadır ve Türk(iye) halkının tümünün Sünnî olduğu, daha doğrusu olması gerektiği yolunda bir işleyişe sahip olagelmiştir, baştan bu yana. Alevîlik ile Alevîler, kuruluşundan bu yana, vergileriyle destekledikleri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapsama alanı dışındadır. Dahası, Alevî köylerinde yaptırılan camilere atanan imamlar aracılığıyla, Devletin “Sünnîleştirme” girişimlerine maruz kalmaktadırlar.

    Öte yandan, (laik) devletin tam denetimi altında bir din tesis etme girişimini bir başka görünümü olarak tekke ve zaviyelerin kapatılması kararı[4] (1925), daha çok halk arasında yaygın olan ve egemen dinsel anlayışla uzlaşma, senkretizasyon ya da başkaldırı tutumlarını içerebilen “Halk İslâmı” pratiklerini yasaklayarak, tüm toplumu “devlet onaylı” Sünnî bir ortodoksiye mahkûm kılıyordu.

    Yalnız diyanet işleri ya da Alevî toplulukların Sünnîleştirilmesi operasyonu değil, aynı zamanda T.C. tarihinin en kanlı “modernleştirme” harekâtı olan Dersim Tertelesi de kuruluş sürecindeki Cumhuriyet’in Alevî yurttaşlarına hiç de hoş gözle bakmadığının göstergesidir.

    Olanca “laiklik” iddialarına karşın Kemalist kadronun neden örneğin Cumhuriyet’in kuruluşuyla neredeyse eşzamanlı bir devrim gerçekleştirip radikal bir düzen değişikliğine giden SSCB’nin örneğini izlemediği üzerinde düşünmeye değer: SBKP 1919 programında “sömürücü sınıflarla dinsel propaganda örgütleri arasındaki birliğin tümüyle ortadan kaldırılması ve emekçi kitlelerin dinsel önyargılardan kurtulması için çalışmayı, bilimsel aydınlanma ve din-karşıtı kavramların en yaygın propagandasını örgütlemeyi” üzerine alıyor, ancak bunu yaparken, (dinsel fanatizmi güçlendirebileceği gerekçesiyle) “müminlerin duygularını incitecek her şeyden özenle kaçınma” gereğinin altını çiziyordu. Böylelikle Sovyet devleti kurulur kurulmaz Kilise ile devletin tam ayrılması ve tüm eğitim sisteminin Kilise etkisinden arındırılması kararını aldı. Tüm yurttaşlar serbestçe hem dinsel hem de din karşıtı propaganda yapabileceklerdi. Kilise’nin (ibadet yerleri dışındaki) mal varlığına el konuldu ama ibadet, örgütlenme, toplanma ve propaganda özgürlüklerine dokunulmadı. Ancak bundan böyle Kilise (ya da din kurumları) devlet desteğinden tümüyle yoksun kalacaktı…

    Evet, SSCB’nde -gericilerin, burjuva medyanın sık sık propagandasını yaptıkları üzere “din yasaklanmamış”, ancak dinsel kurumlar ile devlet arasındaki her türlü bağlantıyı kesip atan radikal bir laiklik uygulamasına gidilmişti. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde ise, bunun tersi gerçekleştirildi; İslâm dininin bir versiyonu, Sünnîlik ile ilgili tüm işler resmi bir kuruma tevcih edilerek din/ Sünnîlik “devletleştirildi”…

    Bu farklılığın nedeni, hiç kuşku yok ki, iki “kopuş”un farklı mantıklardan hareket etmesi ve farklı yönelişlere sahip olmalarıydı: SSCB, nihai olarak sınıfsız bir toplum, sınırsız bir dünyayı ve her türlü baskı ve sömürünün ilgasını hedefleyen bir proleter devrimin ürünüydü. Kemalist Türkiye cumhuriyeti ise, kapitalist “kalkınma”yı seçmiş bir burjuva ulus-devleti olarak kurulmuştu. Üstelik de kapitalist dünyanın, burjuva devrimlerinin -hele ki dine yönelik tutumlarda- radikalizmden sakınması gerektiğine dair hatırı sayılır bir tecrübe biriktirdiği tarihsel kesite denk düşmüş, “devrim” hattında Fransız’dansa “Alman” (hatta Prusya) örneğini izlemeyi seçmişti.

    Bir başka deyişle, Cumhuriyet’in kurucu kadrosu dinin (tek müşterekleri İslâm olan), dünya savaşı artığı darmadağın ve heterojen bir nüfustan bir “ulus” türetmek için ne denli önemli olduğunun bilincine kısa sürede varmıştı. Ortak bir “ulusal bilinç” yoksunu, savaş yorgunu, tükenmiş bir halkta yeni bir kalkışma enerjisi yaratabilmenin yolu, dinsel duygulara çağrı yapmaktan geçiyordu. Bunun için ise hem halkın çoğunluğunun aidiyeti olan hem de Osmanlı’ya karşı yüzlerce yıllık bir isyan, bastırılma, gizlenme geleneğinden beslenen kontrol-dışı Alevîliğin tersine, “ulu-l emre itaat”e dayalı, yaygın bir kadılar, müftüler, hocalar ağıyla denetlenebilen Sünnîlik daha elverişli kalıpları sağlamaktaydı. Kemalist kadro, ikinciyi tercih etti. Fikrince, kendilerine doğuştan “dini: İslâm” kafa kağıtları verilen T.C. yurttaşları, özel yaşamlarında namaz kılacak, oruç tutacak, kelime-i şahadet getirecek, Cuma günleri doluştukları camilerde tek merkezden hazırlanan hutbeler aracılığıyla ulusal bilince katılacak, öldüklerinde Sünnî gelenekler doğrultusunda gömülecek… Ancak kamusal işlerini laik devletin öngördüğü biçimde gerçekleştireceklerdi… Bir başka deyişle, ehlileştirilmiş ve ılımanlaştırılmış bir Sünnîlik’in “halk”ın büyük bölümünün özel yaşamında egemen olması istenmiş, Sünnî Diyanet İşleri de bu misyonla donatmıştı…

    İşlerin hiç de istendiği gibi ilerlemeyeceği, daha 1950’lerde ortaya çıkmaya başlamıştı. Sünnî Diyanet toplumun derinliklerine nüfuz ettikçe, popülist politikacılar Marshall yardımından Kore Savaşına asker göndermeye, özelleştirmelerden topraklarını NATO üslerine açmaya, velhasıl emperyalizmle bütünleşik bir kapitalist modeli hayata geçirme çabalarını “Allah, peygamber, cami, ezan” söylemlerinin ardına gizledikçe, İslâm’ın Sünnî versiyonu, yönetici elitin kontrolünden çıkarak onu kontrol altına almaya başladı.

    Bu gelişmenin önemli duraklarından biri, şu malûm ve mahut “Türk-İslâm Sentezi”dir: tarikat ehli münevver ve bürokratlar tarafından ülkeyi “uçurumun kıyısına getiren” kötülükler arasında gençliği “din-imandan uzaklaştıran laik ve materyalist eğitim ve ideolojinin de bulunduğu”na ikna edilen 12 Eylül cuntacılarının “dahiyane” uygulaması[5]… “Resmî ideoloji”nin, hem de Kemalist devrimlerin muhafızı olarak görülen ordu eliyle “Kemalist laiklik”ten “Türk-İslâm Sentezi”ne doğru kaydırılması, aslında Kemalist laiklik kavrayışı için “sonun başlangıcı” olacaktır.[6] Yeni “resmî görüş” doğrultusunda münhasıran Sünnî doktrin ve pratiklerin öğretildiği din dersleri “seçmeli” olmaktan çıkartılarak zorunlu hâle getirildi, Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden organize edilerek güçlendirildi, toplumsal hayata derinlemesine nüfuz etmesini sağlayacak önlemler alındı, DİB’in yurtdışı faaliyetleri güçlendirildi, Alevî köyleri başta olmak üzere cami yapımına hız verildi… 12 Eylül’ün hemen öncesinde -devlet görevlilerinin şaibeli biçimde rol aldığı ve zamanaşımına uğratılarak örtbas edilen- üç katliama (Malatya 1978, Maraş 1978 ve Çorum 1980) uğrayan Alevîler ise, Türk-İslâm devleti nezdinde, dinsel talepleri, gereksinimleri olabilecek bir “cemaat” değil, olsa olsa “aşırı solla iç içe”, dahası “Kürtlerle birlikte hareket etme olasılığı taşıyan, dolayısıyla izlenmesi, fişlenmesi gereken bir “potansiyel tehdit”, bir “asayiş sorunu” idi; tabii bir de, zaman zaman katliamlara uğratılarak askerî müdahaleye zemin hazırlanabilecek potansiyel kurbanlar!

    Türk-İslâm senteziyle birlikte devletin üstlendiği “toplumu sağcılaştırma” operasyonu, Türk sağının en önemli bileşenlerinden biri olan (Sünnî) İslâm’ın toplum üzerindeki elini daha da güçlendirecek, ve tabii siyasal İslâm’ın yükseliş ve kadrolaşma sürecini hızlandıracaktı… “Atatürk devrimlerinin uyanık bekçisi” TSK’nın bu gelişmelere “uyanarak” 28 Şubat (1998) “post-modern” darbe girişimiyle siyasetin İslâmcılaştırılması sürecinin önünü kesmeye kalkışması, bir işe yaramamak bir yana, İslâmcılaşma sürecini daha da hızlandırarak, Müslüman Kardeşler’le bağlantılı olduğu yolunda ciddi kuşkular bulunan siyasal İslâmcı bir kadronun, AKP’nin iktidara gelmesinin önünü açtı.

    AKP pratiği ise, devletin dini kontrol altında tutması yolundaki Kemalist “aklı”, tam da Kemalizm’in sağladığı araçlarla tersine çevirerek dinin, ya da daha doğru bir deyişle siyasallaştırılmış bir Sünnî İslâm yorumunun devleti (ve de toplumu) ele geçirmesinin önünü açma doğrultusunda işledi/işliyor: “Dindar ve kindar nesiller” yetiştirme hedefini en yetkili ağızdan açıklayan AKP iktidarında Diyanet İşleri Başkanlığı, bütçesi 8-10 bakanlığın toplam bütçesini aşarak milyarlarca liraya hükmeden[7] ve yetkisi toplumun tümüne nüfuz eden[8] -neredeyse Hilafet’e denk- bir kuruma dönüştürüldü… Eğitim, zorunlu din dersleri, yeni dinsel içerikli seçmeli dersler, seküler konuların dinselleştirilmesi aracılığıyla müfredatın yeniden yazılması, düz liselerin imam hatiplerle ikamesi ve ilh. aracılığıyla İslâmileştirildi. Memurların atanmasında “dindarlık” temel kriter kılındı… vs. vs.

    Aslına bakılırsa, bu yalnızca bir rövanş hareketi değildi… Ya da salt sosyo-kültürel bir başkalaşım vb… Türkiye’de İslâmî bir sosyo-kültürel iklimin egemen kılınması çabası, aynı zamanda, dünyadaki neoliberal küreselleşme trend’ini arkasına alarak yükselişe geçen ve hem içeride hem de dışarıda pastadaki payını büyütme çabasındaki bir sermaye kesiminin, bir zamanlar moda olan deyimiyle “Anadolu Kaplanları”nın ülkeye kendi damgasını vurma girişimlerine değgindi… Bu sermaye kesimi, böylelikle içlerinde daha kolay devinebilecekleri kodları hâkim kılma arayışındaydı.

    TÜRKİYE’DE ALEVÎ OLMAK…

    Türkiye’de “Alevî uyanışı” olarak nitelenen görüngü, tam da bu sürece denk düşer. Reha Çamuroğlu, AKP’nin Alevî danışmanlığına soyunmadan önce kaleme aldığı bir makalesinde, bu uyanışı sosyolojik ve politik etkenlere bağlayarak (özetle) şöyle açıklıyor:

    Sosyolojik açıdan, 1970’lerde doruk noktasına ulaşan kırsaldan kentlere göç. Bu göç sonucu, İmparatorluk tarihi boyunca ve Cumhuriyet tarihinin büyük bölümünde tecrit kırsal cemaatler hâlinde yaşayan Alevîlik hızlı bir kentlileşme sürecine girmiş; toplumsal yapısında köklü dönüşümler yaşanmıştır. Eğitim gören Alevîlerin sayısındaki büyük artış ve bir Alevî burjuvazinin ortaya çıkması, yeni bir toplumsal tabakalaşmayı ortaya çıkartmıştır.
    Politik etkenler ise üçlüdür: a) Sosyalist Blok’un 1980’lerde dağılması, 1970’li yıllarda siyasal açıdan radikalleşmiş ve devrimci gruplar saflarında yer almış Alevîleri yeni arayışlara yöneltmiş, sınıf siyasetinden kopan bu enerjik kesim, “kimlik” politikalarına yönelerek Alevî Rönesansı’nda öncü olmuşlardır; b) Siyasal İslâm’ın yükselişi, Alevîlerde bir savunma refleksine yol açmış, kentlerde görünür hâle gelen varlıklarını savunabilmek için örgütlenme çabalarına girişmişlerdir; c) Kürt hareketinin yükselişi de önemli bir bölümü Kürt olan Alevîleri Türk ve Kürt milliyetçilikleri karşısında Alevîlerin birliğini öne çıkarmaya yöneltmiştir.[9]
    Gerçekten de bir yandan kırsal alandaki hızlı topraksızlaşma süreci ve kırsal işsizlik, bir yandan da sanayinin gelişmesi ve kentsel çekim nedeniyle Türkiye’de 1950’lerde başlayıp 1970’li yıllarda hızlanan ve kısmen iktisadî, kısmense siyasal nedenlere bağlı yoğun bir göç yaşanmış, 1950’li yıllara dek nüfusun yüzde 75’i kırsal kesimde yaşarken, günümüzde bu oran tersine dönmüş ve kentsel nüfusun oranı yüzde 75’e ulaşmıştır.[10]

    Ama bu göç, nüfusun tüm kesimlerini aynı biçimlerde etkilememiş, 1970 ve 80’li yıllarda siyasal nedenler devreye girmiştir: 1970’lerin sonlarına doğru yaşanan Alevî katliamları ve 80 sonrasında Kürt illerinde uygulanan devlet terörü iç göçe etnik boyutlar yükleyecektir. Malatya, Maraş, Çorum katliamları, kırsal Alevîlerin göç ettikleri büyük kentlerde etnik ağırlıklı mahalleleri oluşturmalarında etken olacak, bu ise onları daha “görünür” (ama aynı zamanda “hedef”) kılacaktı.

    Kentlileşen ve çoğunluk itibariyle kent yoksullarını oluşturan Alevîler, özellikle de Alevî gençleri, 1970’li yılların ikliminde radikal sol örgütlere yöneldiler. 70’ler, sınıf mücadelelerinin ve sosyalist/devrimci kimliğin etnik-dinsel aidiyet biçimlerini öncelediği, gölgede bıraktığı yıllardı. Ancak Alevî gençliğin bu yönelişinde 70’lerin “Tanrı dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman” faşist hareketinin Kürt ve Alevî düşmanı tutum ve eylemlerinin payı büyüktür. Öte yandan, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Osmanlı kovuşturma ve teröründen bezmiş bu nedenle de laiklik ilkesine dört elle sarılan Alevîler kentsel yaşama hızlı biçimde uyarlanırken, çocuklarının eğitimine özel önem vereceklerdir. Sol düşüncelere açık eğitimli gençler, kırsal Alevîliğin formatlarını köklü bir eleştiriye tabi tutarken, Alevîliğin dinselden kültürel bir değere irca etmesine yol açacaklardır:

    “Bilindiği gibi dedeliğin işlevini yitirmesi 60-70’li yıllara rastlar,” diyor Fuat Bozkurt. “Alevî gençliğinin sol görüşleri benimsemesi ile dedelik kurumu sömürünün bir uzantısı olarak görülmeye başlanır. Dedelik de kendini yenileyip çağın koşullarına göre bilgi ile donatamaz. Kentlileşmeye başlayan yeni kuşağın gereksinimlerine karşılık veremezler. Eski söylence ve öyküler Alevî gençlik arasında ilgi uyandırmaz. Boş inanç, uydurma şeyler olarak karşılanır.”[11]

    Öte yandan, başlangıçta büyük kentlerin saçaklarında, birbirlerine tutunarak kaynaşan Alevîler,[12] kent koşullarına uyum sağlarken bir yandan da sınıfsal temelde ayrışmaktadırlar: kent proleterleri, esnaf, ticaret erbabı, serbest meslek sahipleri, giderek Alevî iş adam ve kadınları…

    1980’ler, Türkiye için 12 Eylül darbesi eliyle solun, sosyalist hareketin ve işçi sınıfı örgütlerinin tasfiyesi, dünya için Sosyalist Blok’un çözülmesi ve eşzamanlı olarak kapitalizmin Keynesyen birikim modelinden neoliberal modele geçiş anlamına gelmektedir. Tüm bu olaylara koşut olarak da “sınıf”a ilişkin her türlü söylemin itibar yitimine uğrarken, “kimlik” politikalarının değer kazanması…

    12 Eylül darbesiyle birlikte devrimci/sosyalist hareketlerin şiddetli bir devlet terörüyle bastırılmasından, çoğu radikal sol örgütlere angaje Alevî gençler de paylarına düşeni aldılar. 12 Eylül’ün demir yumruğu kısmen de olsa hafiflediğinde, ne ülkede ne de dünyada sol/sosyalizm adına fazla tutunacak bir şey kalmamıştı: sınıfa dayalı politizasyondan kimlik siyaset(ler)ine ricat için ortam elverişliydi…

    Alevî kimliğinin yeniden “keşfi”ni hazırlayan gelişmelerden bir başkasının da siyasal İslâm’ın 12 Eylül sonrasında hız kesmeden yükselişini sürdürmesi olduğunu vurgulamıştım: 12 Eylül’le birlikte resmî devlet politikasına dönüşen “Türk-İslâm sentezi” Sünnî Diyanet İşleri Başkanlığı’nı toplumsal yaşamın merkezine doğru taşırken, Alevîlere sunulan tek seçenek, “Ali’yi biz de severiz, ama sizler Müslümansınız, üstelik de safkan Türklersiniz; belki kültürel olarak İslâm-öncesi Orta Asya geleneklerinin biraz fazla etkisi altındasınız, ama İslâm’da fetret olmaz; size ayrı bir statü tanınması mümkün değil” idi. Bu “resmî” tutumun, toplumdaki karşılığı ise, az sayıda çocuk, kız ve erkek evlatlar arasında ayırım gözetmemesi, eğitime verdiği değer, ticarî ve meslekî başarıyla Sünnî komşularına göre toplumsal basamakları hızla tırmanan Alevîlere yönelik, ne zaman patlayacağı belli olmayan haset, her an düşmanlığa dönüşmeye hazır bir çekemezlik hâliydi. En “barışçıl” koşullarda Alevî evlerinin işaretlenmesiyle süren, en kötü durumda ise, katliamlarda somutlanan bir çekemezlik…

    Nitekim 90’lı yıllar, iki Alevî kıyımına sahne olacaktı: Pir Sultan Abdal Derneği’nin düzenlediği kültür festivali sırasında Aziz Nesin’in katılımını bahane eden Sünnî güruhun konukların kaldığı Madımak Oteli kuşatarak içindekileri diri diri yaktığı 1993 Sivas’ı ve silahlı saldırganların bir kahveyi tarayarak çok sayıda insanı öldürmeleriyle başlayan, izleyen protestolar sırasında polisin protestoculara ateş açmasıyla devam eden 1995 Gazi Mahallesi katliamı…

    Gerek Sivas gerekse Gazi katliamları, tıpkı Malatya, Çorum ve Maraş’da olduğu gibi devlet güçlerinin mağdurların değil saldırganların yanında saf tuttuğunu açığa çıkartacak,[13] katliamları izleyen kovuşturmalar, zamanaşımına terk edilecekti…

    Alevî kimliğinin yeniden keşfinde etken olan gelişmelerden sonuncusu ise, kuşku yok ki, 12 Eylül darbesinin ardından Diyarbakır zindanlarında yeşeren Kürt kalkışmasıydı.

    Kürt kalkışmasının Alevîleri iki tarzda etkilediği söylenebilir: iktisadî ve ticarî açıdan “başarı”larıyla orta ve orta-üst sınıfa dahil olabilmiş Türk Alevîler arasında, siyasal ifadesini “ulusal sol”culukta bulan bir reaksiyon ve daha çok Kürt Alevîleri ve Alevî yoksulları etkileyen, Kürt hareketine yönelik sempati[14]… Ancak her durumda, Kürt kalkışması, başta Alevîler olmak üzere Anadolu’nun tüm etnilerini kimlik ve tanınma talepleri doğrultusunda harekete geçirmiştir.[15]

    Böylelikle 1980’lerin sonu ve özellikle de 90’lı yıllar, Alevî derneklerinin pıtrak gibi bittiği, kentlerde Alevîlerin yoğun olduğu bölgelerde birbiri ardısıra cemevlerinin açıldığı, Alevîlikle ilgili yayınlarda bir patlama yaşandığı ve çok sayıda Alevî dergisinin yayın yaşamına girdiği[16] bir dönem oldu. Üniversitelerde Alevî temalı tez ve araştırmalar zirve yaptı; konu üzerine paneller, konferanslar birbirini izledi, Alevî ritüelleri kamuya açık biçimde icra edilmeye başlandı, yerel festivaller canlandırıldı, Hacı Bektaş Veli şenlikleri devlet ricalinin görmezden gelemeyeceği siyasal çekim merkezine dönüştü… Alevîliğin İslâm’a dahil mi, yoksa ondan farklı, ayrı bir din mi olduğu tartışması ve bir Alevî teolojisi ve/ile felsefesi oluşturma girişimleri de bu döneme rastlar.

    ALEVÎ TALEPLERİ

    1990’lar aynı zamanda farklı Alevî oluşumların Devlet’e bir dizi talep formüle ederek yönelttikleri bir dönem oldu. Bu taleplerin önemli bir bölümü DİB’le ilgiliydi ve grubun kendisini İslâm’ın bir parçası olarak görüp görmemesiyle bağlantılı olarak değişkenlik gösteriyordu.[17] Alevîliği “İslâm-içi” olarak gören kesimler Diyanet’in Alevîlere de hizmet götürecek şekilde yeniden yapılandırılması, örneğin Alevîlerin kurum içerisinde bir dede tarafından temsil edilmesi gereğini savunurken, daha radikal yaklaşımlar bizatihi Diyanet kurumunun varlığını laikliğin ihlâli olarak görmekte ve kurumun lağvedilmesini talep etmektedir. Onlara göre Alevîliğin Diyanet içerisinde temsili, Alevîliğin “devletleştirilmesi” ya da asimilasyonundan öte bir anlam taşımayacaktır.

    Alevî taleplerinin ayrıştığı bir başka konu da 1980 darbesinden bu yana uygulanan zorunlu din dersleriyle ilgilidir. Kimi gruplar (örneğin Alevî-Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği) zorunlu din derslerinin laiklikle bağdaşmadığı gerekçesiyle topyekûn kaldırılması gerektiğini ifade ederken, daha “ılımlılar” din derslerinin seçmeli hâle getirilmesi ve bu derslere Alevîlikle ilgili bilgilerin dahil edilmesini talep etmektedir.

    Ancak tüm Alevî gruplarının üzerinde hemfikir gözüktüğü konular yok değildir; örneğin eşit yurttaşlık hakkı, cemevlerinin ibadet yerleri olarak yasal statüsünün tanınması, Alevî türbe ve dergâhlarının Alevîlere iade edilmesi, Alevî köylere cami inşaatı ve imam atamalarına son verilmesi, Alevîlerce kutsal sayılan mekânlara baraj, yol vb. yapımının durdurulması…

    KİMLİK TARTIŞMALARI

    Bunlar, tümüyle kimliğe ilişkin taleplerdir: Alevî kimliğinin tanınmasına yönelik talepler. Ve aralarındaki çeşitlilik ne olursa olsun, 1980 sonrasında küresel ölçekte tırmanışa geçen neoliberal iktisadî yönelimin toplumsal yaşamda hegemonik kıldığı “yeni” paradigmayla uyumludur. Ne midir bu paradigma?

    Kapitalizmin sosyalizmin basıncından kurtulup da özüne dönmüş hâli, neoliberal canavar sermaye hareketleri önündeki her türlü engeli yıkıp devirirken, çapını genişletip derinliğini arttırdığı yoksulluk ve yoksunluğun isyanını iki araçla bastırmayı öngörmüştü: etnik ve dinsel diriliş ile sınır tanımayan bir devlet şiddeti. Havuç işlevi gören etnik ve dinsel diriliş, neoliberal paradigma için birkaç bakımdan işlevseldi: etkisizleştirilen, işlevsizleştirilen ya da tümüyle tasfiye edilen sınıf örgütlerini (sendikalar, sosyalist/devrimci partiler, demokratik kitle örgütleri…) ve de Keynesyen “sosyal politikaları” kimlik siyaset ve söylemiyle ikame etmek… Bu yoldan sınıf mücadelesinin yerine “yoksulluğu hafifletme stratejisi” olarak etnik dayanışma örüntülerini devreye sokmak, böylelikle de bir yandan devletin sosyal işlevlerini cemaatlere yükleyerek emeğin maliyetini düşürmek, bir yandan da etnik rekabeti harekete geçirerek piyasaları dinamize etmek…

    Umberto Eco’nun neoliberal cehennemi “yeni ortaçağ” olarak tanımlaması boşuna değildir: tepede Çokuluslu şirketlerin yer aldığı, en altta cemaatlerin kendi üyelerinin iktisadi ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı, ama aynı zamanda onları “hizada” tuttuğu, cemaatler arası rekabetin işgücü ücretlerinin daha da aşağıya çekilmesinden küresel piyasanın etnik ürünlerle çeşitlenmesine, kimi zaman da etnik boğazlaşmalara yol açtığı bir distopya… Küresel sistemin muktedirleri yeryüzü kaynaklarını yeniden ve yeniden paylaşırken mikro-milliyetçilikler hâlinde parçalanan bir dünya… Ve Güney’in yoksulları, etnik boğazlaşma kurbanları can havliyle kendilerini Kuzey’deki güvenli topraklara attıkça zengin ve mamur coğrafyalarda yükselen ırkçılık…

    Sınıfsal taleplerin kimlik politikalarıyla ikamesinin yoksullara, ezilenlere, sömürülenlere fazla bir getirisi olmadığı, olamayacağı kısa sürede ortaya çıkacaktı. Tersine, kültürel gruplara irca olan (çoğunlukla savunmasız) ezilen azınlıklar, işsizlik tehdidi, işsizlik, toplumsal konumunu yitirme, yoksullaşma basıncı altındaki çoğunluk ırkçılığının boy hedefi hâline geldiler. Bir zamanlar sihirli formül olarak sunulan neoliberal “çokkültürcülük” umdesi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının kol gezdiği “Yeni Dünya Düzeni” sahnesinde birbirine kapalı ve birbirlerine karşı kuşku ve nefret besleyen kültürel grupların her an birbirlerini boğazlayabileceği bir trajediye dönüştü.

    Bu böyledir, ama bu durumda yapılması gereken, “ulusal sol”un va’zettiği üzere hâkim ulus milliyetçiliğinden gayrısını “gayrımeşru” ilan edip ihanetle suçlamak değildir, kuşkusuz. Ya da dar bir sınıfçılığa teslim olup kimliğe ilişkin her türlü talebi “bölücülük” ilan etmek hiç değil…

    Aslına bakarsanız, son onyılların deneyimi, kimliğe ilişkin taleplerin sınıflar arası mücadeleden tümüyle kopuk olmadığını, tersine, örtük sınıfsal temele sahip olduğunu açığa çıkarmakta. Bir etnik, dinsel vb. grubun çoğunluk mensupları ya da çoğunluğa dayalı iktidar güçleri tarafından dışlanması, tahakküm altında tutulması ya da kovuşturmaya uğratılması, nihayetinde iktisadî kaynakların dağılımıyla ilgili bir sorundur – hem ulusal hem de uluslararası sahnede. Cumhuriyet’in kuruluşu sırasında gayrımüslimlerin maruz kaldığı soykırım ve tehcirlerin “sermayenin millîleştirilmesi”yle ilgili olmadığını kim öne sürebilir? “Kürt sorunu” olarak tescillenen girift sorunlar yumağı, nihayetinde T.C.’nin hâkimiyeti altındaki topraklardan bir bölümünü yitirme kaygısından kaynaklanmıyor mu?

    Ya da Alevîler üzerinde Osmanlı’dan günümüze dek uzanan Sünnî mezalimin sınıfsal temelden yoksun olduğu, salt kültürel ve/veya dinsel nedenlerden kaynaklandığı ileri sürülebilir mi? Selçuklu’nun son demlerinden itibaren, özellikle de Osmanlı’da Saray ve çevresi, Anadolu’nun fethi sırasında destekledikleri göçer-köylü Kızılbaşları denetim altına alıp kırsala çeki-düzen verme uğraşına girmemişler midir? Ve tüm bir Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlı zulmüne, boyunduruğuna ve sömürüsüne karşı isyanın adı Kızılbaş olmamış mıdır? Bir başka deyişle, Kızılbaşlık, Osmanlı boyunca sömürücü sınıflara karşı sınıf mücadelelerinin büründüğü kisve olagelmiş değil midir?

    Şu hâlde vurgulamalı: Sınıf mücadeleleri, her zaman işçilerin fabrikaları işgal edip sokaklara döküldüğü “çıplak” biçiminde tezahür etmez. Kimi zaman, hatta çoğunlukla örtülü biçimlere bürünür: kimlik savları, iktisadî-siyasal kaynakların toplum içinde ya da uluslararası düzlemde paylaşımı ve/veya yeniden paylaşımı sürecinde yükselirken, egemenlerin ezilenler arasında çoğunluğun desteğini devşireceği ideolojik söylemlerdir. Ve yine kimlik, ezilenlerin iç dayanışmalarını konsolide, direnişlerini motive edecekleri unsurları sağlamakla, “güçsüzlerin silahı”na da dönüşebilmektedir.

    Söylediklerimi günümüzde yaşadıklarımızla somutlayarak tamamlayayım: AKP siyaset sahnesine, küresel neoliberal rüzgârı arkasına alarak hem ulusal hem de uluslararası düzlemde pastadan payını arttırmaya istekli bir kesimin, Anadolu burjuvazisinin sözcüsü olarak çıktı. Bu kesim, yüzü Batı’ya dönük selefinin tersine, hem Türkiye’nin batılılaşma girişimi karşısında tepkili, hem de bölgesel serüvenlere girişme konusunda daha gözükara idi. Hareket alanını genişletebilmek, taban desteği sağlayabilmek için ise, bu coğrafyada en kaba asgarî müşterekleri harekete geçirebilme yetisine başvurmak zorundaydı: şovenizm, dinsel taassup, kadın düşmanlığı, homofobi…

    Bu topraklardaki Osmanlı bakiyesi Alevî düşmanlığının bugün kaşınmasının “ekonomi-politiği”, hiç kuşku yok ki, toplumsal tabanıyla ilişkilenmeyi Kemalist Cumhuriyet’in Batıcı ve laik yönelişiyle hesaplaşmaya endeksleyen bu kesimin tırmanışıyla bağlantılıdır. Hem içeride “suyun başını tuttuğu”na inandıkları Alevîlerin tasfiyesiyle elinin genişleyeceğine inanan hatırı sayılır bir Sünnî nüfusun varlığından ötürü, hem de Alevî düşmanlığı, iktidar partisinin Ortadoğu’da oluşturulacak bir Sünnî eksenin lideri olma hesabıyla örtüştüğü için…

    Alevî derneklerini “devlete destek olmaya” çağıran Türkmen Alevî-Bektaşi Derneği Başkanı Özdemir Özdemir’in, “O yalıda oturan Alevî vakıf başkanlarına sesleniyorum. O yalıları başınıza yıkarlar, orada oturamazsınız. O paralarınızı elinizden alırlar, sizi bu Türkiye’de öldürürler,”[18] tehdidi boş laf değildir…

    • * *

    Bu durumda, Alevîlerin kendilerini salt “tanınma”yla, devletin kendilerini kabul etmesi ve dinsel/ kültürel inançlarına saygı gösterme talepleriyle sınırlandırması, kendini etkisizleştirmekten başka bir sonuç vermez. Aralarındaki “devletin Alevîsi” olmaya gönüllü simsarların çabası ne olursa olsun, günümüzde büyük bölümünü kent yoksullarının oluşturduğu Alevîler, mücadelelerini “cemevlerinin yasal statüsü”yle, Diyanet’te temsil edilip edilmemeyle sınırlandıramaz, sınırlandırmamalı. Çünkü tüm kültürlerin, tüm inançların ve inançsızlığın birbirlerinden beslenerek, birbirlerini zenginleştirerek bir arada yaşayabileceği tek zemin, Baba İshak’ların, Şeyh Bedreddin’lerin, Börklüce Mustafa’ların, Pir Sultan’ların uğruna ölüme yürüdüğü, “yârin yanağından gayrı her yerde, her şeyde hep beraber” diyebileceğimiz eşitlikçi, ortaklaşmacı bir dünyadır…

    Ve bu dünya için mücadele sancağını, günümüzde Ethem’ler, Ahmet Atakan’lar, Ali İsmail’ler, Abdocan’lar devralmıştır…

    4 Ocak 2017 20:23:14, Ankara.

    N O T L A R

    [1] 31 Ocak 2017 tarihinde Mamak AKA-DER’de yapılan konuşma… Kaldıraç, No:187, Şubat 2017…
    [2] Pir Sultan Abdal.
    [3] “Kuruluş ve Tarihi Gelişim”, http://www.diyanet.gov.tr/tr/kategori/kurulus-ve-tarihce/28
    [4] Bu yasa, bütün tarikatlarla ve türbelerle birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, bir kısmı Alevîlikle doğrudan ilişkili eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklıyordu.
    [5] “Paşaların paşası Kenan Paşa ve arkadaşlarının kurduğu ‘Atatürk Yüksek Kurulu’ 20 Haziran 1986’da da Turgut Özal’ın desteğiyle bir toplantı yapmıştı. Toplantıyı Cumhurbaşkanı Kenan Evren yönetmişti. İşte o toplantıda oybirliğiyle kabul edilen rapor: ‘Türk-İslâm Sentezi’ni temel alan bir kültürün tüm ulusa kabul ettirilmesine karar verilmiştir’…” (Hikmet Çetinkaya, “Yeni Senaryolar…”, Cumhuriyet, 6 Mart 2007, s.5.)
    [6] Martin van Bruinessen, “1980’den bu yana sergilenen İslâm’a yönelik resmî tavır, Kemalist gelenekten şimdiye kadarki en büyük kopuşu temsil eder,” diyor. (M. Van Bruinessen, “Türkiye’de Kürtler, Türkler ve Alevî Uyanışı”, Kürtlük, Türklük, Alevîlik. Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000:121)
    [7] DİB’in 2017 bütçesi, 6.8 milyar TL ile 11 bakanlığın bütçesini aşıyor. (“2017 Bütçesi Erdoğan ve Diyanet’e Yaradı”, Birgün, 26 Aralık 2016.)
    [8] Çeşitli devlet kurumları ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan protokollerle, din görevlileri boşanmak isteyen çiftleri barıştırmaktan hastalara telkine, okul “kıran” çocukların ıslahından, trafik kurallarına uyulmasını sağlamaya dek gündelik yaşamın kılcal damarlarına nüfuz etmesinin önü açıldı. (Bkz. S.Özbudun, “Diyanet(in) Toplumu mu?”, Esmer, Mart 2012, No:72, ss.21-23.)
    [9] Reha Çamuroğlu, “Türkiye’de Alevî Uyanışı”, Alevî Kimliği, der: T. Ollson, E. Özdalga, C. Raudvere (der.), Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999: 97-98.
    [10] Hacettepe Üniversitesi, Nüfus Etütleri Enstitüsü, Türkiye’nin Demografik Dönüşümü, TNSA 2008, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/TurkiyeninDemografikDonusu…, s.19.
    [11] Fuat Bozkurt, “Alevîliğin yeniden yapılanma sürecinde toplum-devlet ilişkisi”, Alevî Kimliği, der: T. Ollson, E. Özdalga, C. Raudvere (der.), Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999: 105.
    [12] Kırsal Alevîlik de sanıldığı üzere, türdeş bir bütün değildir. Kürt-Türkmen-Arap Alevîliği gibi etnik bölünmenin yanısıra, yüzlerce yıldır tecrit koşullarda yaşamış olmak, Anadolu (Türkmen) Alevîliğini dahi, birbirlerinden “kız ve tuz” alıp vermeyen gruplara bölmüştü: Birdoğan Şah İsmail yanlısı “asalı” dedeler ile Osmanlı icazetli “pençeli” dedelere bağlı cemaatler arasındaki temassızlığı anlatırken, “Kimi büyük köylerde etnik kökene, tarihsel olaylara göre birkaç tür Alevîlik varsa bunlar yüzyıllardır birbirinden kız ve tuz alıp vermezler,” der (Nejat Birdoğan, “Süre’nin aşındırması ya da kent koşullarında Alevîlik”, Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi, No:26, Mayıs 1998, s.8). Göçle birlikte bu ayırımlar kentlerde hızla yok olurken, farklı bölgelerden, farklı köklerden gelen Alevîler, kentlerde birbirleriyle buluşma olanağını buldular.
    [13] “Sivas’taki otel yangını, devlet aygıtının -Sivas’taki yerel polis ve yerel idare- toplumsal ayrılıklar üzerinde yer almadığını ve saldırganların tarafını tuttuğunu göstermişti. Merkezî hükümet görevlileri, 1980’lerde aşırı sağcı Sünnî Müslümanlarca doldurulmuş polis teşkilatının en azından bir kısmı üzerinde kontrole sahip değildi…” (M. Van Bruinessen, ““Türkiye’de Kürtler, Türkler ve Alevî Uyanışı”, Kürtlük, Türklük, Alevîlik. Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000: 127).
    [14] Nitekim, Devrimci Alevîler Birliği’nin talepleri arasında, “Kürt halkının özerklik hakları Anayasayla güvence altına alınıp, Kürt sorunu barışçıl demokratik bir şekilde çözülmesi” de yer alıyor. Bkz. “Alevîlerin Hak ve Talepleri”, http://alev-i.com/siyaset/Alevîlerin-hak-ve-taleplerin/.
    [15] Bkz. Sibel Özbudun, “Cin Şişeden Çıkarken”, Antropoloji Gözüyle: Sınıf, Kültür, Kimlik Yazıları, Ankara, Ütopya Yayınları, 2010: 35-41.
    [16] Alevîlikle ilgili yayınlar konusunda o dönemde yapılmış bir çalışma için bkz. Karin Vorhoff, “Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilikle ilgili akademik ve gazetecilik nitelikli yayınlar”, Alevî Kimliği, der: T. Ollson, E. Özdalga, C. Raudvere (der.), Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999: 32-66.
    [17] Dr. İştar Gözaydın’ın saptamasıyla, Alevîliği daha geleneksel ve İslâm-içi tanımlayan grupların başını Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Derneği (1992) ile Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi (CEM) Vakfı (1995) gelmektedir. Ehl-i Beyt Vakfı (1994), diğer gruplara oranla İran Şiîliğine daha yakın durur. Buna karşılık, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (1994) ve Alevî-Bektaşi Federasyonu (2003) çevreleri ise, Alevîliğin İslâm’dan çok daha önce ortaya çıkmış, kendine özgü bir din olduğunu savunmaktadır. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (1989) başını çektiği eğilim ise Alevîliğin, ‘din dışında’ ve ‘Anadolu halkına özgü bir felsefe ve yaşam biçimi’, ‘demokratikleşme, çağdaşlaşma ve laikleşme mücadelesi ve/ veya ‘toplumsal muhalefet ve direniş odağı olduğunu savlamaktadır. (İştar Gözaydın, “Dini Doğruluk İddiası ve Çoğulculuk: Türkiye Örneği”, Eugen Biser Foundation, Münih ile Alman Büyükelçiliği tarafından düzenlenen “Dini Doğruluk İddiası ve Çoğulculuk” konulu Konferans’ta sunulan tebliğ; 15 Ekim 2015.)
    [18] “Alevîleri Tehdit Eden Özdemir TBMM Gündeminde”, Cumhuriyet, 3

     
  • alevi haber merkezi 16:51 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: alevi dede, alevi dedeler, alevi devrimciler, alevi öyküsü, , devrimci aleviler, öykü   

    Dersim’i bir Alevi Öyküsü 

    Cumhuriyet döneminde de Alevilik ve onun toplumsal tapınç kurumu olan Cem yasaktı. Alevi aidiyeti, resmi kurum ve ortamlarda yansıtılamazdı. Kızılbaşlık aykırılıktı, devlete ve onun resmi – egemen dinli Sünni ahalisine.
    Yürütülebildiği dönemlere değin Alevi Cemi, (yasaklı) gizlice yapılırdı. Görgü, ikrar, sorgu – sual, halk mahkemesi, toplumun eğitiminin yenilenmesi.. ve sonunda, toplumun barışıklığının koşulları sağlanırdı. Dede de, talip de eğitim sürecine tabiydi. Dede – talip eşitti. Mürşid, Dede, Talip.. her birey sorguya tabiydi.
    1960’lardan sonra, hızla yaşanan kentlere göç süreci, Alevilikteki çözülmeyi de hızlandırıdı. Cemler (Halk mahkemeleri) giderek yapılamaz oldu. Dede ve talibin eğitimleri aksadı. Talipler şehirlerde işçileşti, Dedelerin çoğu kapıcı oldu. Yol aksadı, bilgilenme ve sürek sekteye uğradı.
    Yine 1960’lardan itibaren, Alevi gençleri yükselen devrimci harekette yer aldılar, bu defa. Yol’undan, Yol’un gereklerinden uzaklaştılar. Yüzyılların inanç önderi, zahmetli hizmetler, irşadlar icra etmiş Dedelerin de donanımlarında gedikler oluştu.
    Böyle bir süreç…
    1970’li yılların, revaçta olan, yükselen Devrimci ortamında tanık olunur öykümüze.
    Dersim’de de çok hızlıdır bizim kuşak devrimciler. Kitabi şeyler soluyorlar artık. Ancak, içselleştirme ve yaşama aktarmada, ayaklar yerden kesik. Topluma buyruklar savurmaktalar.
    Dedeleri sorgulama, küçümseme dönemine geçilmiştir artık. “İlerici”, “devrimci” olmak gereklidir artık. Bu “Dinler” de ne böylesi, şeklinde Dedelere yüklenip dururlar.
    Her gün Dedeleri küçümserler;

    • Dedeler bize bir şey vermedi… Dedeler bize bir şey vermedi…

    Söylenip dururlar.. Bezdirirler Dedeleri..
    (…)
    Dayanamaz Dedelerden biri.
    Toplar “Devrimci” gençleri bir kahvehaneye…

    • Ne diyorsunuz canlarım. Bir maruzatınız var galibe. Bir daha söyleyin, belki çaresi vardır…

    Dedenin sözü açışıyla birlikte, devrimci gençlerimiz, yinelerler sitemlerini;

    • Bu güne kadar Dedeler bize bir şey vermediler, eğitmediler, Bakın şimdi biz, devrimci kitaplarla bilgimizi arttırıyoruz. (…)

    Dayanamaz artık Dede;
    Bakın canlarım, güzel evlatlarım. Dedeniz ayağınızın turabıdır. Bizim de sorunlarımız, sıkıntılarımız var. Buna rağmen, yine de sizlere birşeyler vermiş, öğretmiş, kötülüklerden, karanlıklardan kurtarmışızdır. Adaletli olun biraz, der.
    Dayanamaz yine gencin bir tanesi. Dede’nin sözünü kesip, atılır karşısına!

    • Siz bize bir şey vermediniz, öğretmediniz.

    (İmamın, müftünün, hafızın, Hocanın.. karşısına bu denli cüretkarca atılıp, onları sorgulayan bir Sünni genç var mıdır? Ben bilmiyorum.)

    Dede, son ve öğretici sözü söylemek zorunda kalır;

    • Size birşey vermedik demek ki! Öyle mi? Vermedik!

    Ve devam eder,

    • Size bir şey vermedik, veremediysek de, 1400 yıldır sizi camiye sokmadık! Bu da mı “bir şey” değil. 1400 yıldır özgürsünüz, özgür düşünceye ulaşacak bir beyniniz var, sorgulayan ve düşünen vede yerinde duran!!!

    ***
    Öykümüz böyle işte.
    1400 yıldır Cami ahkamı tarafından boşaltılan beyinlerden olmamak da, bir özgürlük, adalet ve vicdan ortamıdır.
    Ülkeyi, içinden geçtiğimiz karanlık sürece, beyinleri boşaltılmaya yüz tutan yığınlara bakarken, bu sürecin sorumlusu ne Alevilik inancıdır, ne de DEDE’LERDİR.

    Kaynak: İsmail Yıldırım

     
  • alevi haber merkezi 16:44 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , aleviler nedir,   

    Semavi Dinlerin Alevilikle sorunu nedir? 

    Alevilik tarihi ile Anadolu Mezopomya tarihi aynı gövdede dal vermiş. Türkler in ve Kürtlerin kadim dini Alevilik’tir, Dünyanın en kadım ve en ulu inanışının. Alevi inanışı olduğunu Gerçek Alevi İnanışının içinde hiç bir çelişki bulunmadığını . Gerçek Alevi İnanışının bilimle hiçbir çelişkisinin olmadığını gördüm. Aleviler: İnsanoğlunun kayıp hafızasını, kadim tarihini, canları pahasınada olsa günümüze taşıdılar. Nefeslerinde, Ayin-i Cem’lerinde yaşattılar. Onlar: Yakıldılar ama kimseyi yakmadılar. Onlar: Katledildiler ama kimseyi katletmediler. Alevilik tarihinde ‘’Cihad’’ saldırısı diye bir kara leke yoktur. Kimsenin İnancına tasallutta bulunmadılar. Üzerlerine hiçbir masum kanı sıçramadı. Onlar, yurtlarından sürüldüler ama hiç kimseyi yurtsuz bırakmadılar. Tarih boyunca ne talana tevessül ettiler, nede köle sahibi olup köleciliğe bulaştılar.

    Zulümün her türlüsünü gördüler ama zulmedici olmadılar. Hedef seçtikleri yüce Ahlakı şu dört kelimelik tek bir cümle ile özetlediler: ‘’Eline Diline eline sahip ol’’ dediler. Ne kadar barışçı olduklarını ‘’İncinsende İncitme’’ diyerek ilan ettiler. İnsan ayrımı hiç yapmadılar. ‘’Aynı vardan var olmuşuz’’ dediler. ‘’Yetmiş iki millet birdir’’ dediler. Hiç bir baskı rejimini hoş karşılamadılar. Öteki semavi dinler demokrasiye karşı savaş açarken, Alevi inanışı demokrasiyi el üstünde tuttu. Çünkü onlar: aile yaşamları başta olmak üzere zaten demokrasiyi, yaşayıp- yaşatmaktaydılar. Kadınlarını geri plana asla itmediler. Onların çağdaş hukukla da hiçbir sorunları olmadı.

    Zira, çağdaş hukukun yerine koymak istedikleri bir ‘’Şer-i Hukuk anlayış ve talepleri zaten yoktu. Alevi İnanışı’nın İnsanoğlunun tek tanrılı ezeli inanışı olduğunu gördüğüm gibi, ebedi inanışı olacağınada inanmaktayım. Çünkü bu İnanışın ne bilimle, ne demokrasiyle ne de adaletle hiç bir çelişkisi yoktur. Bilim inanılmaz bir hızla ve ivme kazanarak gelişmekte. Eşyanın (Maddenin) ve evrenin sırlarını bir bir çözmekte. Bilimin yarattığı ivmeden antropoloji ve tarih gibi sosyal bilimler de nasiplerini almakta. Bilimin bu fevkalade gelişmesi. Bütün semavi din teoloğlarını telaşa düşürmekte. Onları kutsal kitaplarında var olmayan kehanetler uydurmaya zorlamakta. Onlar, bilim karşıtı kuramlarını bir türlü ört-bas edememektedir. Ne kadar çırpınsalarda çaresizdirler. Alevi İnanışı ise, bilimin her yeni atılımında güç almakta, haklılığı tescillenmektedir.

    Merakla beklemekteyim: Kapadokya’dan Mısır’a Mezepotamya’dan Peru’ya Meksika’dan Orta Asya’ya, Hazar’dan Tibet’e ve Anadolu’dan Uygur’a kadar tek tek ortaya çıkan geçmişin bilgileri, halka halka biribirlerine bağlanacaktır. Ve Alevi İnanışı’nın ‘’Ulu’’ geçmişi bir abide gibi meydanda parıldıyacaktır. Bu soylu inanış, canları pahasına da olsa yaşayıp bu güne taşıyanlara aşk olsun diyorum..

     
  • alevi haber merkezi 16:37 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , , vicdan, vicdanlı olmak   

    Alevilik ve Vicdan 

    Alevi olmak Vicdanlı olmaktır…

     
  • alevi haber merkezi 16:22 - 20 April 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , , , , , , , aşık esiri, hak, nefes, nefis   

    Aşık Esirî ‘den bir Alevi Nefesi 

    Gel sofu birinci başta
    Hak yoluna girmek gerek
    Saf olup eğrililikte
    Adam gibi olmak gerek

    İkinci benliği bırak
    İncitmesin nari tuzak
    Cahillerden alma savak
    Miktarını bilmek gerek

    Üçüncü budur bil haktır
    Kamillere müstehaktır
    Sakin yemeyin kul hakkı
    Muhabbeti bulmak gerek

    Dördüncü akıllar ermez
    Herkes ettiğini bilmez
    Cahil kamile yol vermez
    Bundan ibret almak gerek

    Beşinci etme gaybeti
    Kim ki bir hasımlık kötü
    İkilik şeytan sıfatı
    Ondan uzak olmak gerek

    Altıncı budur şeş cihat
    Satıp savup haccı zekat
    Nadan ehli bulmaz necat
    Diri iken ölmek gerek

    Yedinci yediler işi
    Haddin bilmezse bir kişi
    Hoş görmek cümlenin başı
    Kıli kali silmek gerekir

    Sekizinci bir hak kelam
    Böyle sof’olmaz vesselam
    Esiri der oldu akşam
    Her vaktini bilmek gerek

    Aşık Esirî

     
c
yeni yazı oluştur
j
sonraki yazı/yorum
k
önceki yazı/yorum
r
cevapla
e
düzenle
o
yorumları göster/gizle
t
üste çık
l
giriş yap
h
yardımı göster/gizle
shift + esc
iptal